Yıllık arşiv 2019

ileGGA_GencAdam

Uzay’ın Neresindeyiz?

İnsanoğlu sonradan yerleştiği Dünyayı öyle çok sevdi ve ona öyle bağlandı ki burayı ‘yuva’ olarak gördü, sahiplendi. Eninde sonunda terk edip gideceğini bildiği halde burada kalıcı olma iştiyakı, nereden geldiğini ve nereye gideceğini keşfetme çabasından açık ara önde oldu hep. Bu merak maddeyi yahut madde ötesini kurcalama ayrımının eşiğinde bilimi ve felsefeyi doğurdu. Aslında ‘Dünyalı’ insan, ötelerin varlığını belki de en çok kafasını kaldırıp gökyüzüne baktığı zamanlar hissetti. Gök sanki açık bir kapıydı ve bu dünyanın haricinin de var olduğunun habercisiydi. Sınırların müsaade ettiği kadar varlık algısına sahip olabileceğimizin de işaretiydi aynı zamanda. Bu yüzden sırların, mitlerin, efsanelerin hatta mucize ve kerametlerin mekanı oldu.


Merakın ve tefekkürün cezbesiyle açılan pencereden birçok bilim insanı gökyüzünü seyretti tarih boyunca. Bahsettiğimiz metafizik yönüyle astrolojik ve mitolojik ögeleri bünyesinde barındırırken diğer taraftan da fiziksel ve matematiksel hesaplamaların yapıldığı en eski alanlardan biri olarak tarih öncesi dönemlerden beri varlığını gösterdi.

Kaba hatlarıyla Eski Yunan filozoflarının, sonrasında da Arap ve Müslüman bilim insanlarının elleriyle taş taş inşa edilen bilimsel mimari, gelecekte göçüğü altında bütün bir insanlığın kalacağı kaçınılmaz sarsıntılara maruz kaldı. Sanayi devrimiyle beraber teknik gelişmelerin baş döndürücü bir hız kazandığı Batı’nın elinde bilim, tam anlamıyla oyuncak haline dönmüştü. Teknik bilginin yoğunlaştığı bilimsel araştırmalar, her gün ilan edilen yeni buluşlarla artık ülkeler arası rekabetin kaynayan kazanıydı. Ve devletlerarası güç yarışı bu kazana gökyüzünü de sığdırmaya kalkışacak raddeye gelecekti.
Gövde gösterilerinin askeri arenada vücut bulması ister istemez bilimin de dahilinin en çok bu alanda olmasını gerektirdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarının anlık ve nesillere aktarılan kitlesel yıkımları çok aşikar bir şekilde gösteriyordu ki dünyayı daha yaşanabilir kılma gayesiyle anılan bilim, dünyayı yok edebilecek bir boyut kazanmıştı. Bu durumu kontrol altına alabilmek için yapılan anlaşma ve protokoller büyük devletlerin parmaklarının ucundaki -gerçek anlamıyla- pimi çekilmeye hazır bombaların varlığını sürdürmelerini sağlarken, diğer devletler için nükleer güç yasağı olarak beliriyordu. Nihai durağı kendini imha etmek olan nükleer silahlar ‘silahsızlanma’ maskesiyle perde arkasına saklandı fakat perdenin önüne yansıyan gölge oyunları oynamaya devam etti. Buna en güncel örnek Kuzey Kore. 1970’li yıllardan itibaren füze programı ve nükleer silah geliştirme çalışmaları yürütmüş, 1985’te de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nı imzalamıştı. 2002 yılında ABD, Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirmek için gizli bir program yürüttüğünü kabul ettiğini açıkladı, birkaç ay sonra silahsızlanma anlaşmasından çekilen Kuzey Kore, elinde nükleer silah bulunduğunu ilan etti. Yani artık perde önüne geçme ve seyirciye oynama vakti gelmişti. 3 Eylül’de gerçekleştirdiği en son ve en güçlü nükleer denemesinde 6.3 büyüklüğünde bir deprem meydana getiren Kuzey Kore’nin ABD ile büyük restleşmelere sebep olan bu çalışmalarının nihai durağının ne olacağı konusunda savaş ve felaket senaryolarını beraberinde getiriyor.

null


Nükleer silah butonlarının örtü altına saklandığı zamanlara dönersek, Süper güç olma yarışının bu sefer Dünya sınırlarının dışına taştığını görürüz. Bunun ilk göstergesi ise SSCB’nin 4 Ekim 1957’de Dünya’nın ilk yapay uydusu Sputnik 1’i fırlatmasıydı. Birkaç ay sonra da ABD’nin yapay uydusu Explorer 1 gönderildi. 1961’de Sovyetlerin Vostok 1 aracıyla Yuri Gagarin dünya yörüngesine ulaşan ilk insan olurken, 1969’da ABD’nin Apollo 11’i ile Neil Armstrong ‘insan için küçük, insanlık için büyük bir adım’ diyerek Ay’a ilk ayak basan insan oldu.
Prestij mücadelesi olarak parlasa da uzay yarışı pek tabi askeri amaçlar güdüyordu ve bu amaçlar doğrultusunda kullanılıyordu da. Fakat ABD’nin Yıldız Savaşları projesi, uzay teknolojilerinin nihai olarak askeri alanda kullanılma gayesi taşıdığını ifşa etti. Stratejik Savunma Girişimi (SDI) olarak da adlandırılan bu proje Sovyet balistik füzelerinin daha havadayken lazerlerle uzaydan etkisiz hale getirilmesi olarak ABD başkanı Ronald Reagan tarafından ortaya atıldı. Bu girişim ütopik olarak yorumlansa da silahlanma yarışının uzaya taşınması açısından gayet anlamlı mesajlar içermekteydi. Nitekim iki defa uzaya giden Astronot Robert S. Springer bir röportajında[1] uzaya ne amaçla gittiği sorusuna gizli görev statüsünde olduğu için cevap veremeyeceğini söyledi. Buz dağının görünmeyen yüzeyinde neler olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Ama çok rahat tahmin edilebileceği gibi devletlerin uzay çalışmalarına devasa bütçeler ayırması bilim sevgisinden ibaret değil. Büyük ölçüde kendi hesaplarına geri dönüş anlaşmalarıyla gerçekleşiyor. Ayrıca bu çalışmalara ayrılan bütçenin büyüklüğü Sovyetlerin dağılması ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin sebeplerinden biri olarak da gösteriliyor. Bu yıl ABD Başkanı Trump tarafından bilimsel ve uzay çalışmalarında mali ayrımda kısıtlamalara gidilmesi ve bu konudaki politikaları bilim çevreleri tarafında protesto ediliyor.


Ne yazık ki Dünyalı insan uzay çalışmalarına yeni bir sömürü kapısı olarak baktığını farklı açılardan da teyit ediyor. Uzay ve Asteroit madenciliği ile dünya dışından maden eldesi son dönemlerde üzerinde önemle durulan bir diğer mevzu. Özellikle güneş sisteminde ve göktaşlarında değerli madenlerin bulunması ve bunların dünyaya taşınması fikri gerçekleşme aşamasında. Bu çalışmaların küresel ekonomiyi sarsacağı yönünde kanaatler olsa da NASA tespit edilen bir göktaşına 2023 yılında araştırma yapmak üzere uzay aracı göndermeyi planlıyor. Başka bir proje ise dünyanın yörüngesinde, kendi kural ve yasalarıyla yaşamak üzere kurulacak bir ülke, Asgardia. Bu yıl Paris’te düzenlenen bir programla bilim adamları tarafından planları açıklanan Asgardia’nın ilk uydusu Kasım ayında yörüngeye atıldı. Bir diğeri de Mars’ta kurulması planlanan insan kolonileri… Bilim kurgu gibi gözüken ama artık gerçekleşmesi için ilk adımları atılan bu çalışmaların insanı fiziksel, psikolojik ve sosyolojik açıdan nasıl etkileyeceği başlı başına birer araştırma konusu. Artık kitapların emperyal devletlerin sömürdüğü, toprakların ve insanların tükendiği bir Dünyadan bahsetmesi ve yeni müstemleke arayışının fezaya açıldığı bir tarihi anlatacağını düşünmek kurgudan öte bir realiteye dönüşüyor.


Peki biz uzayın neresindeyiz, aslında neresinde olmamız gerekiyor?
Bu soruya cevap aramak koca bir tarih muhasebesini gerektirir ki; ‘sistem fikri’nin içinde eridiği takdirde bu arayış bir mana kazanacaktır. Yani bütünün çerçevesinde değerlendirmek mecburiyeti… Üniversitesi, Ar-Ge’si, inovasyonu, endüstrisi, askeriyesi, sosyal birikimi, kültürel aktarımları ve diğer bir çok değişkenin sistem fikrinde yerli yerine oturtulmasıyla uzayda da olmamız gereken yerde olmamızı sağlayacak.
1987 yılında Uzayda 8 gün kalıp, 13 deneyi başarıyla gerçekleştiren Suriyeli Müslüman Kozmonot Muhammed Faris de bu alandaki memuriyetimizi bir kez daha vurguluyor:
“Geleceğini düşünen ülkeler uzay çalışmaları yürütmek zorunda. Artık uzay savaş alanı olarak görülmekte. En azından kendimizi koruyacak gücümüz olmalı. Onlar bizden ne akıllılar ne güçlüler. Amerika ve Rusya iki yarış atıdır, mühim olan biz nerdeyiz? İslam Dünyasının bayrağı şuan Türkiye’de… İslam Ümmetinin bayrağını taşıyor, Ümmet güçlü olmalıdır, Türkiye güçlü olmalıdır! Gerçek güç ve gerçek İstikbal ordadır, hem bilimsel hem askeri…”

Kevser Hışıroğlu Ayar

[1] Cem Seymen NASA Programı

[2] Teknik Elemanlar Derneği, Muhammed Farisi Konuşması



ileGGA_GencAdam

Mescid-i Dırar Hadisesi

Kur’an-ı Kerim’de Tevbe Suresi 106 ve 107 ayetlerde sözü edilen, Mescid-i Dırar hadisesi  müslümanlar  için asla  göz ardı edilemeyecek  dersler  içermektedir.                                                         

Medine’de  Müslümanlar arasında yaşayan, Hristiyan rahibi  kimliğini ve inancını gizleyen Abu Amir, Kuba mescidi dışında yeni  bir mescid inşa  edilmesine öncülük eden kişidir.  Aslında bu,  uzun vadeli  haince bir planın ilk adımıdır.  Abu Amir’in asıl maksadı, Kuba Mescidi’nde toplanan  cemaatin  bir kısmını buraya  çekerek bölmek ve  etrafında kendi sözünü dinleyecek yeni bir cemaat oluşturarak,  ileriki aşamada Mekkeli müşrikler ve Bizansla ittifak halinde Medine’deki İslam devletine saldırıp müslümanları yok etmektir. Sureta müslüman görünen bir münafığın  projesidir Mescidi-i Dırar. İslam düşmanlığını kuvveden fiile dönüştürerek  girişilen  bir ihanet  hareketinin  adıdır. İslam coğrafyasında asırlar boyunca Dırar Mescidleri  hiç eksik olmamıştır.  Bu nedenle de  hadise  dikkatle incelenmelidir.                                                                                                                             

Tevbe Suresi  107 ve 108. Ayetlerinin mealleri  şöyle:                    

“Savaşa katılmayanların bir başka grubu da İslama zarar vermek, kâfirliği pekiştirmek, mü’minler arasında ayrılık tohumu ekmek, daha önce Allah’a ve Peygamber’e karşı savaşmış birine gözetleme yeri hazırlamak amacı ile bir mescid yaptılar. Onlar, “iyilikten başka bir amacımız yoktu” diye yemin edeceklerdir. Oysa Allah şahittir ki, onlar yalan söylüyorlar.”                                                   

“Orada asla namaza durma. İlk gününden itibaren Allah korkusu temeli üzerine kurulan mescid, içinde namaz kılmana daha lâyık bir yerdir. Orada günahlardan arınmayı özleyen kimseler vardır. Allah günahlardan arınanları sever. .”  (Tevbe Suresi,107,108)                                                                                

İbn-i Kesir tefsirinde  bu ayetlerle ilgili olarak  şöyle der: “Bu ayetlerin nüzul sebebi şudur:  Medine’de Hazreç kabilesinden  Ebu Amr  adında  bir rahip vardı. Cahiliye döneminde hristiyan olmuş, Ehl-i Kitab’a ait bilgiler okumuştu. Peygamberimiz (SAV) onu Allah’ın dinine çağırmış, ona Kur’an okumuştu. Müslüman olmak istememiş, inatlaşmıştı. Şöyle ki, bu adam Uhud savaşı sonrasında Peygamberimizin gitgide güçlendiğini ve üstünlük sağladığını görmüş,  bunun  üzerine Bizans İmparatoru Heraklius’un yanına giderek Medine’de her geçen gün daha da güçlenen Müslümanlara karşı ondan yardım istemişti. İmparator ona yardım sözü vermiş, iyilikte bulunmuştu.  Bizans’ın bu destek vaadinden sonra, Abu Amir, Medine’de birlikte hareket ettiği   bir grup münafık ve kararsızlıklara  mektup yollayarak;hazırlıklı olmalarını, yakında bir orduyla gelip Hz. Peygamberle savaşacağını, onu yenip geldiği yere göndereceğini va’detmişti. Bu maksatla,  karargah olarak kullanılmak üzere,  Kuba mescidinin yakınında bir mescid inşa  ettiler. Bu  mescidi  uzakta olanlar ve Kuba Mescidine  gelip gitmekte zorluk  çekenler için inşa ettiklerini söylediler.Hz. Peygamber’den  bu mescide gelip namaz kıldırmasını istediler. Amaçları, Hz. Peygamberin namazını mescidlerinin meşruluğuna kanıt olarak kullanmaktı.                                                                                                                                         

Fakat yüce Allah, peygamberini orada namaz kılmaktan korudu. Efendimiz (SAV) onların davetlerini ; “şu anda sefere çıkmak üzereyiz, dönüşte inşaallah” diyerek geri çevirdi. Peygamberimiz Tebük seferinden Medine’ye dönerken, iki veya üç günlük yolu kalmışken, Cebrail -selâm üzerine olsun- indi ve bu fitne, fesat merkezi  mescid hakkında (Mescid-i Dirar) haber verdi. “Burayı  kuranların daha ilk günden başlayarak takva  üzerine kurulan kendi mescidlerindeki mü’min cemaat arasında ayrılık çıkarmayı amaçladıklarını, niyetlerinin küfür ve nifak olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (SAV)  Medine’ye varmadan önce, bir grup müslümanın gidip o mescidi yıkmalarını emretti.   (İbn-i Kesir bunu, İbn-i Abbas’dan, Said b. Cübeyr’den, Mücahit’ten, Urve b. Zübeyr’den ve Katade’den de rivayet etmiştir.)                                                                              

Mescid-i  Dırar’la  ilgili  ayetler  ve İbn-i Kesir’in tefsirinde yer alan açıklamalar 14 asır  önce yaşanmış bu  hadiseyi  örnek göstererek,  müslümanların her devirde karşılaşabilecekleri bu  ve benzeri  ihanetlere karşı  ikaz niteliğindedir.                                                                                           

Kur’an-ı Kerim’in bu ayetleri  yüzyıllar ötesinden günümüze kadar sürüp gelen İslam dünyasına yönelik fitne, fesat ve nifak faaliyetlerinin maksat, yöntem ve uygulamaları hakkında bizlere  yol gösteriyor  ve  kökü dışarıda teşkilatlara ve ihanet hareketlerine karşı Müslümanların uyanık olmalarınını  emir  buyuruyor.                                                                                                            

14 asır  evvel Mescid-i  Dırar’ı kuranların niyetleri  ve eylemleri ile,  15 Temmuz’u  tasarlayan ve milletimize  saldıranların   planları  ne kadar birbirine benziyor  değil mi?                

Hasan Arıkan

ileGGA_GencAdam

YOLUN YOLUMUZ

Can yakar bu bakışın,
Tıpkı bir ok atışın!

Zaman beyhûde geçer,
Yaşlanmaz senin yaşın!

Durmadın, yorulmadın,
Çile oldu hep aşın!

Bize ışık ve rehber,
Destanlaşan savaşın!

Kime nasip olur ki;
O kapıya varışın!

Dik duruşun emsalsiz,
Hele küfre dalışın!

Ulvî fikir harcını,
Öyle güzel karışın!

Olmadı, biz şahidiz,
Nefsinle hiç barışın!

İçin gibi güzeldi,
Çınar duruşlu dışın!

Aldı seni yanına,
Aldı güzel sırdaşın!

Yıprattı Kumandanım,
Uzun süre kalışın!

Mekanın cennet olsun,
Peygamber arkadaşın!

Ali HIŞIROĞLU

ileGGA_GencAdam

ATEİZM ÜZERİNE

Son dönem gençliğinin ağzında tadı kaçmış sakız misali çiğnenen ateistlik görüşünün karşısında, has ve samimi düsturlarla dimdik ayakta kalan İslam’ın galibiyetini çıplak gözlerle görmenin mutluluğunu yaşamaktayız.

Varlığa anlam ve değer veren Rab’ın, varlığının inkâr edilmesinin abesliğini fark edemeyen yahut ta, bu abesliği farklılık gören topluluğun tembelliğinde yetişen nesillerin yanlış yollarda ilerlemesi çok tabii bir olaydır. Bu hususta ateistlik görüşünün güçlendiği kollardan biriside eğitim alanıdır. Eğitimci yetişkinlerin dine olan mesafeli davranışları yetişecek nesillerin dinle irtibatının kopuk olmasına zemin hazırlamaktadır. Öyleyse gençliğin başında, kara bulut misali dolaşan ateist saçmalığının yok edilmesinin en önemli koşulu eğitimcilere gerekli dini bilgilerin verilmesi ve bu ışık altında öğretim olanakları sağlanmasıdır. Yahut da bazı kesimlerin modernleşme adı altında yürüttükleri İslam’ı karalama uğraşlarının gerçekleşmemesi için fert ve toplum bazında mücadelemizin devam etmesi ve hız kazanması gerekmektedir.

Allah’ın kullarına bahşettiği en büyük nimetlerden olan akıl, maalesef günümüz toplumlarında ilahlaştırılmakta ve onun önderliğinde sapık düşüncelere varacak kadar felaketlere sürüklemektedir. Akılla bütün var olma bilmecesini çözmeye kalkışan şahıslar olayları madde planına indirgeyerek ruh bilmecesinin boşluklarını doldurmadan (ilerlemesi) ulaşılabilecek en büyük yanlışlardan olacaktır. Rahmetli Üstat Necip Fazıl’ın “Ne büsbütün akılla, ne büsbütün akılsız” düsturu bu alanda boş bırakılan tüm parçaları yerine koymada en büyük ışık kaynağı olmaktadır. Akıl sahasının dışarısında ki olayları dahi akıl çerçevesinden çözmek, içi su dolu kâseden çatalla suyu içme fiili kadar eksik ve saçma kalacaktır.

Bu faktörlerin dışında İslam’ın içerisinde türeyen “mealci”  anlayışta Allah’a ve dine karşı savaş açmış toplumların ellerini güçlendirmektedir. Rehberimiz Kur’an-ı tercüme eder gibi basitleştirerek dillerine çeviren insanlar, ayetlerin indiriliş sebeplerini kaçırmakta ve Kur’an-ı yanlış anlaşılmasına olanak sağlamaktadırlar. Bu durumda Allah’ın varlığını kabul etmeyen bireylerin güya Kuran’da yanlış düşünceler bulduklarını sanmaları dinin  “çocukları korkutmak için uydurulan yalanlar” kadar basit kalmasına sebep olacaktır. İnsanı, doğayı, evreni ve tüm kainatı belirli ölçü ve düzen içerisinde yaratılmasına “tesadüf” ibaresini kullanacak kadar düşünce dünyasından habersiz bireylerin yürüttükleri mantıklar İslam gibi büyük bir fikir ve aksiyon akımının zarar görmesi fikrini boşa çıkaracaktır.  

Ve inanmak…

Bir şeye inanmak ve onun bağlılığında kalmak biz aciz insanlarda sığınma duygusunu karşılamaktadır. X kulübünün taraftarı olmak veya Y derneğine üye olmak dahi sahiplenildiğinin farkına varmasını sağlayacaktır. Öyleyse bizi var eden Allah’ın varlığını kabul etmek Mümin’in dünya hayatında tüm zorluklara göğüs germesinde en büyük destek olacaktır. Tüm bunların dışında yaratılan her şeyin yaratıcının eseri olduğunu düşünmek Dünya’da yaşayan her ferdin eşit hak ve özgürlüğe sahip olduğunun adeta kanıtıdır. Allah yarattığı her şeye bir değer vermiş ve onu yaratmaya değer kılmıştır. Peygamber Efendimiz cahiliye döneminde köle olan Bilal Habeşi ile Mekke’nin en zenginlerinden olan Ebu Leheb’i Allah’ın yarattığını ve bu sebeple ikisinin de eşit olduğunun mücadelesini vermiştir.

Ve inanmamak…

Uzun bir maratonda daha ilk metrelerde yorulmak kadar acizliktir. Seçilecek yollardan en kolay ve uğraşsız olanıdır. Akıl ve kalbin tembelliğinde rehin kalmış şahısların demir parmaklıkların ardında onu tutsak tutan düşüncelere minnettar olması kadar saçmadır. Bütün gelişen olaylara madde planından bakılması ve maneviyat duygusunun körelmesine sebep olmaktadır.

Sonuç olarak inanmamak, okyanusta yaşayan balığın suyu inkar etmesi kadar kabul edilemezdir.

Halit Emir HIŞIROĞLU

ileGGA_GencAdam

Merhaba dünya!

WordPress’e hoş geldiniz. Bu sizin ilk yazınız. Bu yazıyı düzenleyin ya da silin. Sonra yazmaya başlayın!