ZORLU BULUŞMA

Bildiğimiz basit bir oyundur; şu veya bu sebepten dolayı çıkmış olan kavgaya bir üçüncü şahsın pasif olarak iştirak etmesi… Güya kavga edenleri ayırmaktadır ama bu 3. şahıs, aslında ikisinden birine hıncı, kini veya intikamı vardır geçmişten gelen. Aralarına girip bu intikam almak istediği kişiyi tutar ve diğeri bu fırsatı değerlendirerek habire vurur. Böylece dolaylı olarak 3. Şahıs intikamını almış olur.

Üstelik güya onları ayırarak bir de “erdemlilik” örneği sergilemiştir. Batı ile kapışmamızda 1923 ‘de kurulan TC işte böylesine bir 3. Şahıs rolü oynamıştır. Batı ile hesaplaşacağımız kaçınılmazdı. Bu hesaplaşmadan kastımız savaş meydanlarındaki bir kapışma değil; daha çok önce Batı toplumlarını altüst eden, kurum ve kuruluşlarını berhava ederek tarihin çöplüğüne gönderen, insanı yeniden inşa edip kâinatı yeniden yorumlayan “yenilenme fırtınası” ile çarpışmamızdı. Tozu toprağı birbirine katmış süratle üzerimize gelen bu tehlikeli fırtına karşısında dimdik ayakta kalıp başa baş bir vuruşmayı kazanabileceğimizi ima etmek veya söylemek derdinde değilim. Böylesi bir boğuşmaya ne fikir dünyamız ve ne de müesseselerimiz hazırdı. Dolayısıyla 1923 sonrası gerçekleştirilen devrim adındaki yapılanmaları çöküntü ve yıkımların bir tek sebebi olarak göstermek haksızlık olur. Osmanlı’nın son iki yüz yılına sadece esintileri gelen bu Batı kaynaklı kasırganın kendisinin gelme tarihi ile Cumhuriyet devrimlerinin gerçekleştirildiği tarihin çakışması tek mümessil olarak söz konusu devrimlerin yıkım ve kıyım sebebi olarak gösterilmesi ve bilinmesine yol açmıştır. Bu vurguyu yaparken Kemalizm’in veya devrimlerinin aklanması yahut suçunun hafifletilmesi şeklinde bir meramımın olduğu söylenemez her halde. Bu kasırganın önceki iki yüzyılda gelen esintilerine karşı Osmanlı düşmüş-kalkmış, tökezlemiş, sarsıntılar yaşamış, bunalıma girmiş ancak her şeye rağmen pes etmemişti. Şayet Osmanlı Cihan harbine girmemiş veya bu harpte yenilmemiş veya Kurtuluş Savaşı sonrasında devrimler bu nitelikte ve tepeden inme bir yol izlememiş olsaydı bu kasırga hiç şüphesiz bu kadar ciddi boyutlara varan bir yıkıma yol açmayacaktı. Osmanlı kimi yenilenen ve yenilenmekte olan kurum ve kuruluşlarıyla, tarihi dinamizmiyle ve kültürel reaksiyon direnciyle belki sıyrıklarla ve belki de yaralanmalarla atlatacaktı bu kör olasıca kasırgayı. Üstelik Batılılarla aramızdaki kalkınma uçurumu da asla bu derece korkunç olmayacaktı. Dünyanın hiçbir zaman ve mekânında eşine rastlanması mümkün olmayacak bir el çabukluğu ve garezle inşa edilen “yeni insan ve yeni yurt” ütopya yapılanması Batı kasırgasıyla buluşunca, ardında korkunç yıkımlar, yıkıntılar, karmaşalar, kargaşalar bırakarak ve geleceğe ait hayal ve hülya dolu kuru vaatler düşürerek ilerledi. Bir toplumun sosyal hayatından ekonomisine, kültüründen tarih ve ictimai hayatına kadar tarihi köklerinden kopartıldığını ve devlet-din ilişkisini düşman ve dost yani iki ayrı zıttın diyaloğu haline getirildiğini insanı kahkahaya boğacak ve tabi keskin bir ıstırap ve ıstırapla ağlatacak kadar bir akıbet olarak görmekteyiz. Birçok uygarlığı yemiş yutmuş bu Batı kasırgası kısa ve öz olarak bizimle böyle buluştu, böyle boğuştu ve böyle gırtlağımıza pençesini geçirdi.

- Gösterim: 387

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir