ZİNDANIMIZIN SEVİMLİ GARDİYANI

12 Eylül, fikri atmosferin yeni oluşumlara imkân sağlaması açısından faydalı oldu denilebilir. Fikri atmosferin ülkemizde oluştuğunu söylemedim. Oluşup oluşmaması ayrı bir tartışma konusu… Sadece fırsat tanıdı.

          Türkiye’nin geleceğinde var olan, artık onsuz yapılamayan hali vakti gelince zuhur edip, yeni bir zuhura saat gibi kurulup çekilen askeri darbeler, elbette taraftarı olduğumuz şey değil. (Yaşadığımız türlerin) 27 Mayıs, Cumhuriyet’in başından beri birikmiş hınçların, tortulaşmış öfkelerin infilakına çok az kale teşrif eyleyerek her şeyi tekrar Cumhuriyet’in başındaki duruma intikal ettirmiştir. Herkes eski yerine… 27 Mayıs, 12 Eylül gibi kargaşa üzerine yürümemiş, adeta, istenilen, halkın razı ve mutlu göründüğü bir düzen üzerine gelmiştir. 27 Mayıs, 12 Eylül kıyaslamasına gerek görmeden şöyle söyleyebiliriz: 12 Eylül bizim için daha faydalı oldu, 27 Mayıs’a nispetle…

       Darbeler Cumhuriyet mayasının tutmadığının bariz bir ifadesidir.

       27 Mayıs dönemindeki, İslami hareketin ahvali ile 12 Eylül döneminde İslami hareketi arasında önemli farklılıklar var. Bu farklılıkların diğer siyasi gruplar ve rejimin tavırları ile izahı yapılabilir. 1960’ların İslami gücü, bugünkü kadar berrak ve “İş bilir” değildi. Genelde bireyseldi. Taban desteğinden mahrumdu. Bugün şükürler olsun, taban istenildiği kadar olmasa da basınç ve direnç sağlıyor.

       12 Eylül, İslami harekete bilerek veya bilmeyerek toparlanma fırsatı sağladı. Kaos, elbette her ihtilalci hareketin arzuladığı durumdur. Ancak, kaosa hazırlıklı olmak, diğer bir değişle, hazırlık devresini yaşamak gerekiyor. Hazırlıksız ringe çıkılmaz. Kaos hesaplaşma ve bütün kozların oynanması demektir. Bu sebeple, 12 Eylül öncesi kaosa İslami harekete kazandırdığı tecrübe hayati derecede mühimdir.

      12 Eylül sonrası, hızlı bir toparlanma devresine giren İslami güç, on yıllık bu toparlanma devresinde, muazzam gelişmeler kaydetmiştir. Artık bundan sonraki dönemde, hareketin, tavizci hükümet politikalarıyla değil, bizzat mücadele düzleminde olgunlaşacağı bir gerçektir.

       12 Eylül’ün ABD güdümlü partisi olan ANAP, İslami harekete politikalarıyla destek oluyormuş gibi görünmesine rağmen, Menderes’in DP’sini andıran politika türüyle bilakis zarar vermiştir. Çünkü özellikler 85’lerden sonra, hareketin tavizci hükümet ve rejim politikalarıyla siyasi bazı ara hedeflerin ortadan kaldırılmasıyla, istenilen ve beklenen mücadele formasyonunu kazanmasını engellemiştir. Daha açık bir ifadeyle, potansiyel durumdan güç haline geçmeyi sağlayacak “düello”yu tarihi meçhul bir zamana ertelemiştir. Dolayısıyla, ANAP iktidarının uzun yıllar iktidarda kalması devrimci İslami harekete faydadan ziyade zarar vermiştir.

         Tek şef dönemindeki, hatta Cumhuriyet’in başlarındaki baskıcı devlet politikaları Devrimci İslami hareket için daha faydalı olacaktır. Rejim direkt Kur’an kurslarıyla, İmam-Hatiplerle, Camilerle, Ezanlarla uğraşsa, Radyo ve Televizyonda, mevlit programlarını kaldırsa daha çok verimli olacağını düşünüyorum. Çocuk emziği gibi ağzımıza ağlamasın diye verilen bu emzikler, yıllardır bizi, Müslüman kitleyi uyuşturdukça uyuşturmuş, zaten olmayan başkaldırı mizacını büsbütün köreltmiştir. Yaşanmaya değer hayatın aslını, suni bir takım teneffüslerle hayallerden ve rüyalardan silen bu politikadır. İsmet İnönü’nün beceremediği politikayı, önce Menderes, şimdilerde de ANAP daha geliştirilmiş biçimiyle yapıyor. Camilerin kapıları ardına kadar açık, Kur’an Kursları, İmam-Hatipler, Mescitler bilmem daha neler ve neler… Daha ne istiyorsun? Belanı mı?

        İslami hassasiyetin uçup gittiği memleketimizde, ulvi ıstırap ne gezer. Dertler, problemler, hayaller, rüyalar başkalaşmış. Öte inancını, ölüm duygusunu, Allah aşkını, Resul sevgisini yitirmiş, yarış atları misali, para canlısı, mal-mülk delisi kesilmiş herkes… Bu karanlık ve karamsar tabloda ANAP’ın payı çok büyüktür.

S. Demirel’lerin B. Ecevit’lerin, daha bilmem kimlerin eseridir bu tablo. Atatürk ilke ve prensiplerine ve laikliğe aykırı bir sürü gelişmeler, rejim tarafından hoş karşılanabiliyorsa bunda bir bit yeniği var demektir. Cuma namazlarından, İmam-Hatiplere kadar her şey aykırıdır. Herkes inançlarını yaşayabiliyormuş zehabı. Oysa her dünya görüşü kendi devlet çatısı altında tam olarak yaşanabilir. Lateşbih, traktörün kocaman tekerleğini Mercedes otomobile monte etmeye kalkışmak gibi bir garabet tablosu çıkar ortaya.

Laikliği tam olarak uygulamaya başladıklarında her şey lehimize gelişecektir. Bundan eminim…

Be the first to comment on "ZİNDANIMIZIN SEVİMLİ GARDİYANI"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*