Uzay’ın Neresindeyiz?

İnsanoğlu sonradan yerleştiği Dünyayı öyle çok sevdi ve ona öyle bağlandı ki burayı ‘yuva’ olarak gördü, sahiplendi. Eninde sonunda terk edip gideceğini bildiği halde burada kalıcı olma iştiyakı, nereden geldiğini ve nereye gideceğini keşfetme çabasından açık ara önde oldu hep. Bu merak maddeyi yahut madde ötesini kurcalama ayrımının eşiğinde bilimi ve felsefeyi doğurdu. Aslında ‘Dünyalı’ insan, ötelerin varlığını belki de en çok kafasını kaldırıp gökyüzüne baktığı zamanlar hissetti. Gök sanki açık bir kapıydı ve bu dünyanın haricinin de var olduğunun habercisiydi. Sınırların müsaade ettiği kadar varlık algısına sahip olabileceğimizin de işaretiydi aynı zamanda. Bu yüzden sırların, mitlerin, efsanelerin hatta mucize ve kerametlerin mekanı oldu.
Merakın ve tefekkürün cezbesiyle açılan pencereden birçok bilim insanı gökyüzünü seyretti tarih boyunca. Bahsettiğimiz metafizik yönüyle astrolojik ve mitolojik ögeleri bünyesinde barındırırken diğer taraftan da fiziksel ve matematiksel hesaplamaların yapıldığı en eski alanlardan biri olarak tarih öncesi dönemlerden beri varlığını gösterdi.

Kaba hatlarıyla Eski Yunan filozoflarının, sonrasında da Arap ve Müslüman bilim insanlarının elleriyle taş taş inşa edilen bilimsel mimari, gelecekte göçüğü altında bütün bir insanlığın kalacağı kaçınılmaz sarsıntılara maruz kaldı. Sanayi devrimiyle beraber teknik gelişmelerin baş döndürücü bir hız kazandığı Batı’nın elinde bilim, tam anlamıyla oyuncak haline dönmüştü. Teknik bilginin yoğunlaştığı bilimsel araştırmalar, her gün ilan edilen yeni buluşlarla artık ülkeler arası rekabetin kaynayan kazanıydı. Ve devletlerarası güç yarışı bu kazana gökyüzünü de sığdırmaya kalkışacak raddeye gelecekti.
Gövde gösterilerinin askeri arenada vücut bulması ister istemez bilimin de dahilinin en çok bu alanda olmasını gerektirdi. İkinci Dünya Savaşı’nda Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarının anlık ve nesillere aktarılan kitlesel yıkımları çok aşikar bir şekilde gösteriyordu ki dünyayı daha yaşanabilir kılma gayesiyle anılan bilim, dünyayı yok edebilecek bir boyut kazanmıştı. Bu durumu kontrol altına alabilmek için yapılan anlaşma ve protokoller büyük devletlerin parmaklarının ucundaki -gerçek anlamıyla- pimi çekilmeye hazır bombaların varlığını sürdürmelerini sağlarken, diğer devletler için nükleer güç yasağı olarak beliriyordu. Nihai durağı kendini imha etmek olan nükleer silahlar ‘silahsızlanma’ maskesiyle perde arkasına saklandı fakat perdenin önüne yansıyan gölge oyunları oynamaya devam etti. Buna en güncel örnek Kuzey Kore. 1970’li yıllardan itibaren füze programı ve nükleer silah geliştirme çalışmaları yürütmüş, 1985’te de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nı imzalamıştı. 2002 yılında ABD, Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirmek için gizli bir program yürüttüğünü kabul ettiğini açıkladı, birkaç ay sonra silahsızlanma anlaşmasından çekilen Kuzey Kore, elinde nükleer silah bulunduğunu ilan etti. Yani artık perde önüne geçme ve seyirciye oynama vakti gelmişti. 3 Eylül’de gerçekleştirdiği en son ve en güçlü nükleer denemesinde 6.3 büyüklüğünde bir deprem meydana getiren Kuzey Kore’nin ABD ile büyük restleşmelere sebep olan bu çalışmalarının nihai durağının ne olacağı konusunda savaş ve felaket senaryolarını beraberinde getiriyor.

null
Nükleer silah butonlarının örtü altına saklandığı zamanlara dönersek, Süper güç olma yarışının bu sefer Dünya sınırlarının dışına taştığını görürüz. Bunun ilk göstergesi ise SSCB’nin 4 Ekim 1957’de Dünya’nın ilk yapay uydusu Sputnik 1’i fırlatmasıydı. Birkaç ay sonra da ABD’nin yapay uydusu Explorer 1 gönderildi. 1961’de Sovyetlerin Vostok 1 aracıyla Yuri Gagarin dünya yörüngesine ulaşan ilk insan olurken, 1969’da ABD’nin Apollo 11’i ile Neil Armstrong ‘insan için küçük, insanlık için büyük bir adım’ diyerek Ay’a ilk ayak basan insan oldu.
Prestij mücadelesi olarak parlasa da uzay yarışı pek tabi askeri amaçlar güdüyordu ve bu amaçlar doğrultusunda kullanılıyordu da. Fakat ABD’nin Yıldız Savaşları projesi, uzay teknolojilerinin nihai olarak askeri alanda kullanılma gayesi taşıdığını ifşa etti. Stratejik Savunma Girişimi (SDI) olarak da adlandırılan bu proje Sovyet balistik füzelerinin daha havadayken lazerlerle uzaydan etkisiz hale getirilmesi olarak ABD başkanı Ronald Reagan tarafından ortaya atıldı. Bu girişim ütopik olarak yorumlansa da silahlanma yarışının uzaya taşınması açısından gayet anlamlı mesajlar içermekteydi. Nitekim iki defa uzaya giden Astronot Robert S. Springer bir röportajında* uzaya ne amaçla gittiği sorusuna gizli görev statüsünde olduğu için cevap veremeyeceğini söyledi. Buz dağının görünmeyen yüzeyinde neler olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Ama çok rahat tahmin edilebileceği gibi devletlerin uzay çalışmalarına devasa bütçeler ayırması bilim sevgisinden ibaret değil. Büyük ölçüde kendi hesaplarına geri dönüş anlaşmalarıyla gerçekleşiyor. Ayrıca bu çalışmalara ayrılan bütçenin büyüklüğü Sovyetlerin dağılması ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin sebeplerinden biri olarak da gösteriliyor. Bu yıl ABD Başkanı Trump tarafından bilimsel ve uzay çalışmalarında mali ayrımda kısıtlamalara gidilmesi ve bu konudaki politikaları bilim çevreleri tarafında protesto ediliyor.


Ne yazık ki Dünyalı insan uzay çalışmalarına yeni bir sömürü kapısı olarak baktığını farklı açılardan da teyit ediyor. Uzay ve Asteroit madenciliği ile dünya dışından maden eldesi son dönemlerde üzerinde önemle durulan bir diğer mevzu. Özellikle güneş sisteminde ve göktaşlarında değerli madenlerin bulunması ve bunların dünyaya taşınması fikri gerçekleşme aşamasında. Bu çalışmaların küresel ekonomiyi sarsacağı yönünde kanaatler olsa da NASA tespit edilen bir göktaşına 2023 yılında araştırma yapmak üzere uzay aracı göndermeyi planlıyor. Başka bir proje ise dünyanın yörüngesinde, kendi kural ve yasalarıyla yaşamak üzere kurulacak bir ülke, Asgardia. Bu yıl Paris’te düzenlenen bir programla bilim adamları tarafından planları açıklanan Asgardia’nın ilk uydusu Kasım ayında yörüngeye atıldı. Bir diğeri de Mars’ta kurulması planlanan insan kolonileri… Bilim kurgu gibi gözüken ama artık gerçekleşmesi için ilk adımları atılan bu çalışmaların insanı fiziksel, psikolojik ve sosyolojik açıdan nasıl etkileyeceği başlı başına birer araştırma konusu. Artık kitapların emperyal devletlerin sömürdüğü, toprakların ve insanların tükendiği bir Dünyadan bahsetmesi ve yeni müstemleke arayışının fezaya açıldığı bir tarihi anlatacağını düşünmek kurgudan öte bir realiteye dönüşüyor.


Peki biz uzayın neresindeyiz, aslında neresinde olmamız gerekiyor?
Bu soruya cevap aramak koca bir tarih muhasebesini gerektirir ki; ‘sistem fikri’nin içinde eridiği takdirde bu arayış bir mana kazanacaktır. Yani bütünün çerçevesinde değerlendirmek mecburiyeti… Üniversitesi, Ar-Ge’si, inovasyonu, endüstrisi, askeriyesi, sosyal birikimi, kültürel aktarımları ve diğer bir çok değişkenin sistem fikrinde yerli yerine oturtulmasıyla uzayda da olmamız gereken yerde olmamızı sağlayacak.
1987 yılında Uzayda 8 gün kalıp, 13 deneyi başarıyla gerçekleştiren Suriyeli Müslüman Kozmonot Muhammed Faris de bu alandaki memuriyetimizi bir kez daha vurguluyor:
“Geleceğini düşünen ülkeler uzay çalışmaları yürütmek zorunda. Artık uzay savaş alanı olarak görülmekte. En azından kendimizi koruyacak gücümüz olmalı. Onlar bizden ne akıllılar ne güçlüler. Amerika ve Rusya iki yarış atıdır, mühim olan biz nerdeyiz? İslam Dünyasının bayrağı şuan Türkiye’de… İslam Ümmetinin bayrağını taşıyor, Ümmet güçlü olmalıdır, Türkiye güçlü olmalıdır! Gerçek güç ve gerçek İstikbal ordadır, hem bilimsel hem askeri…”

Teknik Elemanlar Derneği, Muhammed Farisi KonuşmasıTeknik Elemanlar Derneği, Muhammed Farisi Konuşması

(*)-Cem Seymen NASA Programı

Kevser Hışıroğlu Ayar

18 total views, 1 views today

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir