SURİYE VE NUSAYRİLİK HAKKINDA MÜLÂHAZA

“…bugün Şam deyince sadece Suriye’nin başşehri olan Şam’ı anlarız. Hâlbuki eski kitaplarda bu şehrin adı Dımeşk’tir. Mu’cemu’l-Büldan’da Şam bölgesinin sınırı Fırat’tan başlatılıp Mısır diyarındaki el-Ariş’e kadar, kıble cihetinden Tayy dağları ile Rum denizi arası diye çizilir. Başlıca şehirleri olarak Menbec, Halep, Humus, el-Beytul’-Makdis, Antakya, Trablus vs. sayılır. Belli başlı bölgeleri olarak da Kınnesrin, Dımeşk, Ürdün, Filistin, Humus bölgeleri zikredilir. Bu açıklamaya göre eski kitaplardaki Şam kelimesi sadece bugünkü Suriye’yi kasdetmiyor. Filistin, Ürdün, Lübnan topraklarını da içine alıyor. Bu meyanda Mu’cemu’l-Büldan’ın Şam’dan saydığı giriş noktaları olarak, Masisa, Tarsus, Ezene, Antakya, Maraş, Hades, Bağras ve Belka isimleri de zikredilir.” (Kütüb-i Sitte. İbrahim Canan. Akçağ yay. Cilt. 13. sy, 24)

Bugün, Türkiye’nin bazı şehirlerinin de dahil olduğu; Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfetleri döneminde Seyfullah; Allah’ın Kılıncı Halid b. Velid ve Ubeyde b. Cerrah eliyle fethedilen Şam diyarı Hadis-i şeriflerde meâlen; “…Hz. İbrahim’in hicret ettiği belde; arzda Saffetullah; (Allah’ın hâlis ve berrak kıldığı belde) müslümanların bir ilticagâhı; hayrın onda dokuzunun dağıtıldığı belde; fazilet ehli takva sahibi âlimlerin çok olduğu belde, vb.” methiyeye mazhar olmuştur. Şam diyarı bu gibi sebeplerden dolayı ecdâdımız Osmanlı tarafından “Şâm-ı Şerif” olarak isimlendirilmiş, belde sâkinlerine her daim hürmet edilmiş, hizmet götürülmüştür. Tâ ki Osmanlı’nın da başına belâ olan İttihat ve Terakki çetesinin bir kısmı tarafından yapılan bazı zulümler istisna ki, bu zulümler müslüman ecdâdımız ve ahvâdı tarafından asla tasvip edilmemiştir.

Tarih boyunca Kenanlılar, İbrâniler, Arâmiler, Asurlular, Bâbilliler, Persler, Yunanlılar, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Haçlılar, Eyyûbiler ve en son 1517’den Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti tarafından yönetilen Şam topraklarında Osmanlı’nın tasviye edilmesinden sonra Ürdün, Filistin, Lübnan ve Suriye adlı devletler kurulmuş, çok az bir kısmı ise hilâfeti ilga eden Türkiye’ye bırakılmıştır. Daha da beteri; İkinci Cihan Harbi sonrası “BM-Domuzlar Diktatöryası” tarafından bir “oldu-bitti” ile “TERÖR DEVLETİ” İsrail, bu Şam diyarında kurulmuştur…

Birinci Cihan Harbi’nden sonra, Alevilerin kurduğu Lazkiya Hükûmeti, Şam ve Halep merkezî devletlerin Suriye Federasyonu kurması ve Cebel Druz bölgesinde yaşayan Dürzilere muhtariyet verilmesi gibi irili-ufaklı birçok siyasi bâdireler atlatan bu topraklar, 1920’den 1946 yılında kadar Fransa tarafından yönetilmiş, 1947’de ise Suriye, bağımsız bir devlet olarak tanınmıştır…1958’de Mısır ve Kuzey Yemen ile “Birleşik Arap Cumhuriyeti” kurulmuş fakat bu “birliktelik” 1961’de sona ermiştir. 1966 yılına gelindiğinde ise ilk Baas partisi kurucusu ve sosyalist-sağ kanadı; Arap Milliyetçiliğini temsil eden Mişel Aflak ve Salâhaddin Bitar taraftarları sol kanadı temsil eden Baasçılar tarafından katledilmiş; Savunma Bakanı Hâfız Esad, askerî bir darbe ile(16 Kasım 1970) hükûmeti ele geçirmiştir. Bu tarihten itibaren Suriye, bir Gulat-ı Şia fırkası olan “Nusayri”ler tarafından yönetilmektedir.

(Ağustos 2011’de yayımlanan makaleye düzeltme: Mişel Eflak Irak’a sığınmış, daha sonra Paris’te bir kâlp krizi neticesi ölmüş(1989), Selâhaddin Bitar ise Paris’e kaçmış, Suriye istihbaratının adının karıştığı meçhul bir suikast sonucu(1969) hayatını kaybetmiştir.)

Bilindiği gibi 10 Haziran 2000 yılında Hâfız Esad öldükten sonra çok kısa bir süre vekâleten Suriye Devlet Başkanlığı’na Abdülhalim Haddam getirilmiş, daha sonra da Beşşar Esad Devlet Başkanı olmuş, 2006 yılında ise Suriye Silahlı Kuvvetler Komutanı olarak ilân edilmiştir…

Devlet Başkanı olduktan sonra Batı’yle ilişkileri geliştirmeye; demokrat olmaya gayret sarfeden Beşşar, “Arap Baharı” olarak nitelendirilen Tunus’taki “İsyan Dalgası”nın kurbanı olmuş, 15 Mart 2011 tarihinde Suriye halkının ayaklanmasıyle tekrar bir “diktatör”; bir sünni müslüman kasabı olmayı yeğlemiştir.

Kasım 2012 yılına gelindiğinde Nusret Cephesi, Ahraru’ş Şam Tugayları, Livâu’t Tevhid, Ahrar Suriye ve el-Fecr el-İslâmiyye ortak açıklamalarında; “Ulusal koalisyon” dahil olmak üzere “her türlü hârici projenin bir “komplo plânı” olduğunu”, dolayısıyle bunları “reddettiklerini”, gayelerinin “âdil bir İslâm Devleti kurmak olduğunu”belirtmişler, buna kezâ 18-11-2012 tarihli (Kıvanç El. Vatan Gazetesi) habere göre CHP Heyeti ile Suriye Lideri arasında yapılan görüşmelerde Esad’ın, “El Kaide militanları, Müslüman kardeşler ve radikal gruplar, Türkiye sınırından Suriye’ye geçti ve destekleniyor. Biz bunlarla savaşıyoruz. Bu grupların ileride Türkiye’nin ulusal güvenliğini de tehlikeye düşüreceğini düşünüyorum. İstenilen, buradaki laik yapıyı kaldırmak. Biz laiklik savaşı veriyoruz” diye konuştuğu…” ayrıca, “ABD ve birçok AB ülkeleri tarafından istenmediğini fakat Vatikan’ın kendisine destek olduğunu” ifade ettiği mâlûm.

Bu haberlere göre Suriye’de belli-başlı üç grup var: birincisi; “laiklik savaşı veren” Esat’ı destekleyen müşrik Nusayriler, ikincisi; “Ulusal Koalisyon”u da içine alan Hârici Proje, üçüncüsü; “âdil bir İslâm Devleti kurulmasını” talep eden mücahidler…Bu tablo karşısında müslümanlar nerede duracak? Bu sorunun cevabına geçmeden önce Nusayrilik üzerine kısa bir bilgi vermeyi mühim addediyoruz.

NUSAYRİLİK NEDİR?

Dün(1982), sadece Hama şehrinde otuz bin sünni müslümanı katleden, kezâ bugün on binlerce sünni müslümanı katleden, yüzbinleri sakat bırakan, yurdundan sürgün eden zâlim Hâfız ve oğlu Beşşar Esad’ın mensup olduğu mezhep Nusayrilik, sapık-bâtınî olmakla beraber “Gulat-ı Şia; aşırı giden; şirk koşan” bir fırka olması dolayısıyla “İslâm dışı bir fırka” olarak vasıflandırılır. Bu fırka ismini, kurucucu Muhammed b. Nusayr en-Nemiri’ye(270/883) nisbeten almıştır…

Her bâtınî fırkada olduğu gibi Nusayrilerin de biri zâhir; cemiyet içinde, diğeri bâtın; kendi içlerinde farklı olan itikadî ilke ve prensipleri vardır; bu çerçevede yaşarlar, hatta kendi aralarında dahi bir bâtın-gizli yaşamları olduğu vâkidir. Bu meyanda İmam-ı Gazâli’nin “Bâtınîliğin İç Yüzü” adlı eseri kifâyet eder…

Bu Bâtıl fırkanın kurucusu İbni Nusayr, Şii; İsnâ-ı Aşeriyye fırkası tarafından onuncu İmam olarak kabul edilen Ali en-Nâkî’nin bir “ilâh” olduğunu iddia eden, ve kendisinin onun tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ileri sürerek, haramları helâl kılan bir sapıktır. Bu fırkanın onbirinci ve onikinci imamları olarak kabul edilen Hasan el-Askerî(873)’nin ve oğlu Muhammed b. el-Hasan’ın da bir “bâb”; (kendisine sığınılacak bir; ilâh) olduğunu da ileri süren İbni Nusayr, “tenâsüh; ruh göçü”ne de inanır…

Birçok sapık fırkada olduğu gibi Nusayriler de kendi arasında şûbelere ayrılır. Bunlar esas itibarıyle Haydariyye,Şimaliyye(veya Şemsiyye) Kilaziyye(veya Kameriyye) ve Gaybiyye adlı dört bâtıl fırkadır…

Nusayri İtikadı:

Her ne kadar Nusayriler, itikadlarının temelinin Kur’an ve Sünnet’in bâtınî tev’illerine dayandığı iddia etseler de bu fırkanın itikadı daha ziyade “Fenikeli”ler gibi eski putperest kavimlerin inançları ve Hıristiyan hurafelerine dayanmaktadır. En önemli eserleri Hüseyin b. Hamdan el-Hasibî(957) tarafından yazıldığı öne sürülen Kitâbül-Mecmu-u ve, Nusayri iken daha sonra hristiyan olan Adanalı Süleyman Efendi’nin Kitâbul-Bakürati’s-Süleymaniyye fî Keşfi Esrâri’d-Diyânati’n-Nusayriyye isimli eseridir.

Bir Gulat-ı Şia fırkası olan Nusayriliğin bütün şûbeleri, Hz. Ali(r.a.)’nin “İlâh” olduğunu iddia eder. Bunlara göre Hz. Ali –hâşâ- bir “Mâbud”tur; Allah’ın bütün sıfat ve özellikleri Hz. Ali’de vardır. O nûrun nûrudur, ilâhi zâtı itibarıyle gizlidir. O mânadır. Görünüşte imam olmasına rağmen bâtınî cihetiyle O, Allah’tır, dolayısıyle Nusayriler kelime-i tevhidi; “Ben, Ali’den başka İlâh bulunmadığına şehadet ederim” şeklinde ikrar eder.

-Hâşâ- bir İlâh olan Ali, kendi ruhundan Muahmed’i, O da Selman-ı Fârisî’yi yaratmıştır. Ali “mâna”, Muhammed “isim”, Selman ise “bâb”dır. Bu üçlü A(ayn), M(Mim) ve S(Sin) sembolleriyle ifade edilir. Bu üçlü sembolize sistemi Süleyman Hasbi tarafından Hristiyanlıktaki teslis-üçleme; “Baba-Oğul-Rûhul-Kudüs” sistemiyle açıklanır. Ayrıca Selman’dan sonra beş tane de eytam vardır ki, bunlar; Mikdad b. el-Esved (Tabiat olayları ve zelzeleyi yürütür), Ebû Zerril-Gifâril-Gifâri(Yıldızların hareketini idare eder), Abdullah b. Revâha (Canlıların hayatlarıyla uğraşır), Osman b. Maz’un(Rızık ve hastalıklarla uğraşır) ve Kanber b. Kadân ed-Devrî(Ruhları cesetlere gönderir). Bu beş eytam, aynı zamanda beş büyük yıldızdır. Yıldızların prensi, Güneş veya Ay ile cisimlenmiş olan Hz. Ali’dir. Haydarilere göre Ali Güneş’tedir, bunlara; “Şemsiler” denir. Muhammed Güneş’i, Selman Ay’ı temsil eder. Klazilere göre iseAli Ay’dadır, bunlara; “Kameriler” denir…

“Tenâsüh; ruh göçü”ne inanan Nusayriler, ruhla, hareket yoluyla yıldızlar hâline dönüşerek nurlar âlemine yükselir. Nusayri olmayanların ruhlari ise, hayvan cesetlerine girer. Onlara göre kadınların ruhları yoktur. Şeytanlar, insanların günahlarından, kadınlar da şeytanların günahlarından yaratılmışlardır. Bu bakımdan kadınlara mezhebin sırları açıklanmaz. Bu aşırılıklarından ötürü Fâtıma’nın ismini kullanmayıp, metinlerinde bu kelimenin müzekkeri olan Fâtir’i kullanmayı tercih ederler. Ayrıca onlara göre, önceki üç halîfe ile birlikte bir kısım sahabe ile Muaviye, Yezid ve Haccac da şeytanın sembolleridir, ve lânetlidirler. Bu meyanda da Mehmet Salih Arı tarafından kalême alınan “İmamiye Şiası Kaynaklarına Göre İlk Üç Halîfe” adlı eserdeki argümanlar kifâyet eder…

Nusayrilere göre şarap, ulûhiyetin sembolüdür; şarabı ve aslı olan üzüm asmalarına kudsilik atfederler…

İslâm’ın beş şartı ise bâtınî tev’il ile yorumlanır. Şöyle ki:

1-Kelime-i Şehadet:Bir Nusayri; “Ben, Ali’den başka İlâh bulunmadığına şehadet ederim” lâfzını ikrar ettikten sonra; “Nusayri dininden, Cundebî görüşünden, Cunbulânî tarîkatından, Hasibî akîdesinden, Cillî inancından, Meymunî fıkhından olduğuma şehadet ederim” diye sözlerini bitirir.

2-Namaz: Nusayrilikte namaz, sesli bir ibadet olup, sadece duadır. Namazın başında “Ali, Muhammed ve Selman’ı yüceltiriz” demekle namaz, edâ edilmiş olur. Namaz, Ali’ye açılan bir kâlbin niyazı olarak anlaşılır, dolayısıyle ferdî olarak edâ edilir ancak, bayram ve mukaddes kabul edilen günlerde cemaatle edâ edilebilir…Namaz, beş vakittir ve beş mâsum’a tahsis edilmiştir. Namazda, Mekke-Kâbe’yi kıble edinmek şart değildir; öğleye kadar güneşin doğduğu tarafa, öğleden sonra batı tarafına yönelinir. Abdest almadan edâ ettikleri namazın şartı beştir:a)Beş seçkini bilmek, bunlar; Muhammed, Fâtir, Hasan, Hüseyin ve Muhsin’dir.b)Gülmeden dua etmek,c)Abbasi rengi olduğu için siyah takkesiz kılmak,d)İbadeti gizli yapmak,e)Namazı, “Ey Yüce, Büyük ve Ârîların Efendisi Ali, bize merhamet et!” diyerek bitirmek.

3-Oruç: Oruç, Resûlullah’ın babası Abdullah b. Abdulmuttalib’in sessizligini temsil eder. Buna göre Ramazan Abdullah, Kur’an Hz. Muhammed’dir. Ramazan günleri ise Nusayrilerin kutsal kişilerini temsil eder.

4-Zekât: Zekâtın mânası dini öğrenmek ve aktarmaktır. Herkes, iktisadî durumuna göre Dai’ye para verir, bu, zekât yerine geçer.

5- Hacc: Ziyaret yerleri ya su kenarlarında ya da ağaçlık yerlerdedir. Buralarda ibadet için inşa ettikleri mekânları-mâbetlerini beyaza boyarlar. Bu anlayışları eski Fenikelilerden kalan bir inançtır…

Nusayrilere göre kudsî kabul edilen bayram ve merâsim günleri şunlardır:

1)Fitr(Ramazan) 2) Adhâ(Kurban) 3) Gadîr(18 Zilhicce; Hz. Peygamberin Hz. Ali’yi imam tâyin ettiğine inanılan gün) 4)Mubâhale(21 Zilhicce, Necranlı Hristiyanlarla Hz. Muhammed arasındaki lânetleşme olayı) 5)Firas(29 Zilhicce; Hz. Peygamberin Medine’ye hicret ettigi gece Hz. Ali’nin O’nun yatağına yatması) 6) Aşür (10 Muharrem; Nusayrilere göre Hz. Hüseyin, Kerbelâ’da ölmemis, Hz. İsa gibi göğe çekilmistir). 7) 9 Rebiulevvel(Hz. Ömer’in şehid edildigi gün; coşkularından; memnuniyetlerinden) 8) 15 Şaban (Selman’in ölümü) 9) Nevruz ve Mihrican bayramları 10) 24/25 Aralık gecesi Hz. İsa’nın doğumu ve “son yemek” âyini.

Nusayriler bayramlarda özellikle ulûhiyyetin sağlanmasi için şarap içer ve buhur yakarlar…

Ve daha ne sapık-bâtıl itikad ve amel sahibi olan Nusayri müşriklerine, Eylül 1920 yılında Suriye’yi işgal eden Fransızlar tarafından “Alevi” ünvanı verilmiştir. Hâlbuki bu sapıklar birkaç Gulat-ı Şia fırkası hâriç, (ehl-i sünnet bir tarafa) hiçbir Şii fırkası tarafından “Alevi” olarak vasıflandırılmaz, hatta, tekfir edilirler. Ancak, Nusayri sapıklarının yakın tarihlerde Lübnan, İran ve Irak Câferileri tarafından “Şii-Alevi mezhep” kategorisine dahil edildiklerine dair iddialar mevcuttur. Câferi İran’ın, Hâfız Esad ve oğlu Beşşar’a “kol-kanat germesi” de bu iddianın doğruluğuna dair bir argüman olsa gerektir.

(Not: Ethem Rûhi Fığlalı’nın “Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri” adlı eseri ve “Mumsemâ. Com. İslâm Arşivi-Abdurrahim Güzel” sitesinden hülâsa edilerek yorumlanmıştır. M. Karasu, H. Türk ve İnan Keser gibi araştırmacı yazarlar tarafından Nusayrilikle ilgili kitablar yazılmıştır, meraklıları bunlara bakabilir.)

MÜSLÜMANLAR NEREDE DURACAK?

Tekrar edelim: kısaca Nusayrilik; On iki imam’ı “İlâh” addeden; namazı, oruç’u vesair ibadetleri, -bâtıl tarafından da olsa- İslâm fırkalarından farklı olan Bâtınî bir Gulat-ı Şia fırkasıdır. Dolayısıyle bu fırka, Ehl-i Sünnet mezhepleri tarafından tekfir edildiği gibi Şia fırkasının ekserisi tarafından da tekfir edilir; İslâm fırkası olarak telâkki edilmez.

Câferi İran’a da yazıklar olsun…

Frenklerin, Kudüs’ü kan deryası hâline getirerek işgal etmesi ile neticelenen Haçlı Seferleri(1099)’nde işgal ordusuyla işbirliği yapan Nusayrilere bu hainliklerinin bedelini, Kudüs’ü Haçlıların elinden kurtaran (1187) Selâhaddin Eyyûbi ödetir…Aynı şekilde Moğol istilacıları ile işbirliği yapan Nusayriler, bu hainliklerinin bedelini yine, Moğolları mağlub eden(1260) Memluk Sultanı Baybars’a öder…Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri’nin Mercidabık Zaferi(1516) ile Suriye’yi fethetmesinden, birinci Cihan Harbi arefesine kadar Nusayriler, cemiyet içerisinde sessiz-sedâsız yaşar. Daha sonra Fransa, Suriye’yi bunlara hediye eder. Baba ve oğul Esad ise, o tarihten sonra her daim sünnileri katleder…

Bütün bunlara; Nusayrilerin müşriklik, hainlik ve işbirlikçiliklerine rağmen bir internet sitesinde bir dua(!)ya şahid olundu, ve maalesef bazı gâfiller de bu dua(!)ya âmin(!) dedi, demeyenleri aşağıladı…Dua şu:

(Bir İslâm cemaate mensup Müslümanların duası) (-hangi cemaat se?; meçhûl(!).)

“Allah’ım! ESAD denilen zâlim diktatöre, bütün selefi-vehhabi kafasındaki nasipsizleri temizleyene kadar güç ver, muzafferiyet ver! CIA’nın ve MOSSAD’ın emir olduğu hâlde, sapkınlıklarından, âdiliklerinden, nefsâni fenâlıklarından, bozuk itikatlarından yanlarına yanaşılamayan bu vehhabileri arz üzerinden temizle Allah’ım!

Dinini bir zâlimin, bir diktatörün eli ile de kuvvetlendir, ülkemizdeki selefilerin daha fazlasının da oraya gidip gebermesini temin edecek sebepler halk eyle Allah’ım! Suud ailesini yer ile yeksan eyle! Dünyaya ibret eyle Allah’ım!

Bu vesile ile Yahudi’nin ve Haçlı birliklerinin tuzaklarını da kendilerin çevir Allah’ım! Bu duaya amin diyemeyen sözde fırka-i nâciye, sözde ehli sünnet olan ahmakları da bildiğin gibi eyle Allah’ım!”

“Selefi-vahhabi kafası” bize göre kısaca; İngiliz casusu Hampler tarafından ayartılan M. Abdulvahhab’ın 1870 yıllarına müteakip mezhebini kurduğunu; Suud Aşiretini, Necid ve Derciyye bedevîlerini arkasına alarak Mekke, Taif ve Medine gibi beldelerde birçok müslümanı katlettiğini; Eyub Sabri Paşa’nın bu mesele hakkında bir risalesi olduğunu; bu sapık bedevîlerin M. Ali Paşa tarafından tekrar geldikleri yere; Necid ve Derciyye çöllerine sürüldüğünü; bugünkü Suudi Arabistan Krallığı’nın (Şerif Hüseyin’i Kıbrıs’a sürgüne gönderdikten sonra) 1924 yılında bizzat İngilizler tarafından kurdurulduğunu; bu sapık ve işbirlikçi Suud Krallığı’nın 1990 Körfez Harbi’nde Cidde’de kâfir conileri konuşlandırdığını; Suudlu kör müftünün kâfirlere karşı cihad eden mücahidleri; “ulu’l-emr’e isyan eden kâfirler” olarak damgaladığını, vb.” defaaten yazdık. Bu itikadî ve amelî sapıkların asla ve kat’a tasvip edilmemesi gerektiğini -büyüklerin lisanı başta olmak üzere- çeşitli ifadelerle ikaz ettik…

Diğer taraftan; sapık ve işbirlikçi Suud-Vahhabiliğinden biraz farklı bir “selefilik akımı” olduğunun ve bu selefilerin bir kısmının Çeçenistan ve Afganistan gibi işgal altında olan beldelerde kâfir emperyalistlerle cihad ettiğinin unutulmaması gerektiğini, buna rağmen Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat fırkasının bu selefilerle de çetin bir hesabı olduğu-olması gerektiğinin de asla unutulmaması gerektiğini hasseten ifade edelim.

Ancak, birçok sapık itikad ve ameli olan bu “vahhabi-selefiler”in hiçbir zaman müşrik olduğuna dair bir argüman olmadığını, yani bunların Nusayri müşrikleri gibi –hâşâ- Allah’a şirk koştuklarının vâki olmadığının altını çizmek gerektir. Diğer bir ifadeyle; Vahhabi-Selefiler her ne kadar bâtıl bir fırka olsa da, neticede zâhiren bir İslâm fırkası hüviyetindedir, öyle telâkki edilmelidir, çünkü bu fırka “şirk ehli” değildir; müşrik değildir. Bunlar, diğer müslümanları tekfir etmedikleri müddetçe, diğer müslümanlar da onları tekfir etmemelidir fakat, bunların sapık itikad ve çirkin amellerine karşı mukâvemet göstermek, gerekirse, aynen ecdâdımız Osmanlı’nın yaptığı gibi bunlarla savaşmak her müslümanın üzerine bir vecibedir. Velhasıl, “vehhabi sapıkları” bahanesiyle, müşrik Nusayrilere arka çıkmak, bir müslümana yakışık almaz.

Uzatmayalım. Kur’an’da meâlen:

“Doğrusu Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ondan berisini ise dilediğini bağışlar. Kim de Allah’a ortak koşarsa pek büyük bir cinayetle iftira etmiş olduğunda şüphe yoktur.”(Nisâ Sûresi: 48)

“Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Onun dışındakileri ise, dilediğine bağışlar. Kim de, Allah’a şirk koşarsa hakikattan çok uzak bir dalâlete sapmış demektir.”(Nisâ Sûresi: 116)

Bu âyet-i kerimelerin zâhirinden hareketle pekâla şunu söyleyebiliriz; Allah, on iki imam’a İlâh diyen ve bu itikad üzere mevtâ olan Nusayrileri asla bağışlamasa gerektir. Fakat, sapık vahhabi-selefilerin âhirette âkıbetinin ne olacağına hükmetmek, zorların zoru bir mesele olsa gerektir. Dolayısıyla, zâhiren kendilerinden şirk peydah olmamış bir fırkanın –sapık tarafından olsa da- İslâma nisbet edilmesi gerektiğinden hareketle, vahhabi-selefilere mukâbil, kendilerinden şirk; müşriklik peydah olmuş Nusayrilerin desteklenmesi İslâm itikadına göre mümkün değil. Hani- kuru kuru “anti emperyalist mücadele”ye göre de mümkün değil; ayrı bahis…

(Beşşar, Filistin Devleti’ni ancak, Suriye’deki ayaklanmadan sonra tanıdı; babası, GolonTepelerini İsrail’e bıraktı; onbinlerce Filistinli, vahşi İsrail askerleri tarafından katledilirken Lübnan’dan çekildi vesair. Öncesi; Suriye’yi bu sapıklara hediye eden emperyalist Fransa değil mi?…)

Ve daha ne hainlikler ki, sapık itikad ve amel sahibi Vahhabi-selefilere mukâbil, müşrik Nusayriler desteklenemez. Dahası, Suriye’de müşrik Nusayrilere karşı savaşanlar sadece “vahhabi-selefi kafalar”dan ibaret değil. Nusret Cephesi, Ahraru’ş Şam Tugayları, Livâu’t Tevhid, Ahrar Suriye ve el-Fecr el-İslâmiyye ortak açıklamalarında; “Ulusal koalisyon” dahil olmak üzere “her türlü hârici projenin bir “komplo plânı” olduğunu”, dolayısıyle bunları “reddettiklerini”, gayelerinin “âdil bir İslâm Devleti kurmak olduğunu”belirtmişlerdir ki, bu zâhire inanırız. Hâlbuki Nusayri-müşrik Esad, “Biz laiklik savaşı veriyoruz” diyor. Dolayısıyle “sapık vahhabi-selefi kafası” falan bahanesiyle Nusayri-müşrik-laik Esad rejiminin yanında olmak şâyet ahmaklık değilse, -takîyye san’atı(!) ile aldatılanları ve bu mes’eledeitikadî bilgi sahibi olmayanları tenzih ederiz- bizzâtihi hainliğin ve işbirlikçiliğin daniskası olsa gerektir.

Ayrıca, Irak ve Afganistan’ı işgal eden, Libya’yı, ayaklanmadan altı ay sonra işgal eden Nato-Yahudi Haçlı Ordusu’nun -iki senedir- Suriye’yi işgal etmeyi ertelemesinin sebebi nedir?:

Bu sorunun en mühim cevabı; Nato-Yahudi Haçlı Ordusu, Nusayri Müşrik Esad’ın Sünni müslümanların kökünü kurutmasını bekliyor olmasıdır çünkü; Suriye’de Sünni müslümanların ve kanaat önderlerinin ekseriyetinin katledilmesi kâfirlerin işine gelir, zira “batıya entegre olacak rejim” veya rejimler ancak bu şekilde tesis edebilir ki, Frenklerin, Suriye’de Alevilere, Kürtlere ve Araplara ayrı bir rejim kurdurtma hesabı olabilir. Esad, hele biraz daha sünni müslüman katletsin, parçalanma kıvama ersin, işgal daha sonra.

Kâfir-Emperyalist Yahudi-Haçlı Ordusu “bir taşla iki kuş vuruyor”, dikkat!..

Hülâsa: Suriye’deki iç savaşı, “kısır mezhep çatışmasına indirgememek lâzım”(!) diyen anti-emperyalistlere Erdoğan’ın; “Mezhepçiliğin tarih boyunca ne kadar büyük yıkımlara yol açtığını biliyoruz. Biz sünnilik, Şiilik bu tür tabular içinde İslâm’ı gölgeleyemeyiz…” şeklindeki bâtıl ifadelerini hatırlatmak kifâyet eder.

Sapık ve işbirlikçi (bir kısım saflar hâriç) selefilere düşman olmak, müşrik ve işbirlikçi olmakla birlikte sünni müslümanların katili olan Nusayrileri desteklemeyi gerektirmez. Böylesine bir tarafgirliğin herşeyden önce İslâm itikadında yeri yoktur; bu hezeyan, Hama şehidlerinin ruhlarını sızlatır; bugün, Esad zâlimine karşı savaş veren bu şehidlerin evlâtlarına giran gelir. Öyle değil mi?.

Velhasıl-ı kelâm, Müşrik-Nusayri-Laik Esad zâliminin asıl görevinin “sünni müslümanları katletmek” olduğu, asla unutulmamalıdır…

*************************************************

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir