Sular Yokuşu Sevmez

Biz sadece 1923 tarihinden Türkiye Coğrafyası üzerine kurulan devlet  / millet felsefesine karşı değiliz, Cumhuriyet dönemini hazırlayan Osmanlı’nın son dönemine de karşıyız, tasvip etmiyoruz.

İçinde yaşadığımız bu boğucu ve öldürücü yangın sadece bizde değil, hemen hemen tüm Batılı olmayan toplumlarda da yaşandı / yaşanıyor. İşin aslı, esası, Batı’da infilak eden sosyal dinamiklerin tüm dünyayı tesiri altına aldığını görüyor, biliyoruz. Bu kaçınılmazdı. Buna tamamıyla karşı koymak imkânsızdı.

Bu, uygarlıkları yutan “kasırga”ya oval bir çehre / uç ile karşı konulmalıydı. İşte belki o vakit zayiat / tahribat hafif atlatılabilirdi. Böyle bir keskin duruş yerine, ona tamamen teslim olmak veya tam zıddı cepheden karşı koymak yok oluşa eş bir erime demekti.

Batı yaşadığı toplumsal ve siyasal bunalımların akabinde elde ettiği “emsalsiz yeni değerlere” ciğerinde taşıdığı virüsü de bulaştırıp tüm dünyaya ihraç etmeye başladı. Bu taarruza maruz kalan zavallı halklar hiçbir sosyal ve tarihsel süzgeç / filtre ihtiyaç duymaksızın kapı ve pencerelerini sonuna kadar açtı. Çoğu, bu gelen yeni zehirli havayı sindiremedi ve ölümün eşiğine geldi.

Bazıları uzun diyemeyeceğimiz bir süreçte bu bunalım ve buhranı atlatırken birçokları da bir asra yaklaşan bir zaman sürecine rağmen toparlanamadı, toplanamıyor. Bu iki dere arasında kalmışlığın en önemli sebebi ilim ve bilim alanındaki mevcut olmayan “alt yapı” oldu.

1923 yılı itibariyle Türkiye’de kurulan yeni devlet, gerek felsefi temellendirmeleri ile ve gerekse hızlı, çabuk ve aceleci yukarıdan aşağıya doğru (tavandan tabana doğru) uygulanan değişim / devrimlerin yol açtığı bir handikaptı. Şayet mesela bir harf devrimi yapılmamış olsaydı, kesinlikle toparlanma ilk 50 – 60 yıl içinde gerçekleşebilirdi.

Hüviyetinden edilen mazlum, mahsur, yoksul ve öksüz bir toplumun Batı’dan doğru tozu toprağa katmış üstümüze gelen bu kasırga karşısında devrilmedik bir tek çöpü bile kalması mümkün değildi. Öyle de oldu.

Meselenin aslı sadece bir teknolojik hâkimiyet değildi şüphesiz, onu da omuzlarında taşıyan kültürel heyelandı. Böylesine güçlü ve önüne gelen her şeyi silip süpüren bu kasırganın karşısında eli ayağı kırık bir bünyenin teslim olmaktan başka çaresi olmadığını tembihleme yerine, köklü ve tarihi sütunlarına yeni köprüler inşa ederek çok az bir zayiatla atlatılabilirdi.

Kurtuluş Savası adını verdiğimiz şanlı bir zaferin hem ardından müthiş bir bozguna uğrayışımızın tarihi vesikası 87 şu kadar yıldır.

Kültürel dinamikleri tahrip etme yerine, Kurtuluş savaşının o manevi atmosferini devam ettirebilseydik, zaferin o doyumsuz mutluluğunu yaşamaya devam eder, bugün de dünya arenasında başımız böylesine önümüze eğilmezdi.

Osmanlı yozlaşan devlet  / millet felsefesine rağmen toprak altında taşıdığı yaşattığı ve koruduğu dinamikleri ile Kurtuluş Savaşı’nı kazandı. Her insanın olduğu gibi, toplumların da zor günler için sakladığı “değer”leri vardır. İşte Kurtuluş Savaşı’nı bu değerler kazandı. Aksi halde değil bir M.Kemal, on tane daha M.Kemal olsaydı fayda etmezdi.

Bu zaferi sergileyen kültürel miras, savaş sonrası damarları kesilerek ölüme mahkûm edildi. Hemen akabinde de bir süredir devam eden Batı kasırgasının dehşetli ilerleyişi için yollar ve kapılar ardına kadar açıldı.

Diyebilirim ki BD – İBDA misyon ve vizyonunun zamanında ihtiyacı hissedilip idrak edilebilmiş olsaydı, ne Osmanlının saçma sapan reformları, ne ittihad ve terakki ve ne de Cumhuriyet devrimleri adı verilen şaşkınlık ve panik uygulamaları söz konusu olabilirdi. Tabii ki her şey bir kader meselesi, ayrı mesele…

Osmanlının aydınları böylesine bir borcun idrakinden uzak kalmış olmaları bir yana bu gün güya Batı’yı tanıdığını söyleyen ve ima eden aydın geçinenlerin BD – İBDA fikriyat ve külliyatına karşı duruşları ne bedbahtça…  Bu sağırlık bu vurdumduymaz tavırları karşısında hala çıldırmadıysak bu Allah’ın bir lütfudur bizlere.

Sevgili Üstadımızın benzetişiyle; şehir hastanelerinin tükürük poşetlerini toparlayan hastane müstahkeminin köyüne geçip doktorluk taslamasına benzer bir aymazlıkla Batıyı uzaklardan, tâ uzaklardan seyreden sözüm ona Cumhuriyet aydın ve yazarlarının nasıl bir haleti ruhiye içinde olduklarını tahlil etmeye gerek var mı?

Devrim – evrim masallarının ardına sığınıp ne haltlar karıştırdıklarını yazmaya kalksak kütüphaneler dolusu eserler oluşurdu.

Ekonomisinin büyüdüğü söylenen Türkiye’de toplumsal moral alt yapı değerlerinin nerelerde seyrettiğini neden görmezler? Bizim bunları dillendirdiğimiz zaman da karşımıza her biri izaha muhtaç “ilke”lerle çıkıp güya bizi çağın dışında kalmışlar olarak kategorileştirmeye yeltenirler. Ah Allah’ım!

Sindirim sistemi arızalı günümüz uygarlığının kol kol ayrılmış ve süratle ilerleyen beşeri bilimlerden yeterince etkilendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Çelik gövdeli bir uygarlık mahlûkunun hareket eden her şeye ateş eden Batılı kovboyu gibi dünyanın her neresinde gördüğü yerel “iyi, doğru ve güzel”i kökünden kurutmaya kurgulanmış belirgin özelliği var.

 

Kâinatı ve içindekileri “ben merkezli” bir istila ile sömürmeye ve semirmeye ant içmiş bu sözümona Batı ejderhasını sanırım en fazla bir yüz yıllık ömrü kaldı. Bu bir matematiksel ölçüm değil ama tüm veri ve deliller bu minvalde.

“İman”a karşı “alet”i kahramanlaştıran ve böylece insanı kâinat ve içindekilere / alete mahkûm eden medeniyetler yutan bu uygarlık ejderhası karşısında direnmek ve hele onu yenmek henüz mümkünler âleminde görülmedi. Ruh, aldığı bu ağır yenilginin hesabını er geç soracak! Bunu katiyetle biliyoruz.

Bu ürküntü veren yüzyılın kara ve gayri insani uygarlığını sosyalizm ve komünizm gibi kısır ve “insan’dan kopuk” ideolojileri alt edemezdi ve edemedi de… Karşısına çıktığı bu yangın kasırgasının alevlerine direnemeyerek eriyip tarihin çöp sepetine gittiler. Bu önüne geçilemez gibi görünen ürkütücü kasırganın hakkından ancak tarihi kökleri olan insana ve dolayısıyla “öte” odaklı bir düşünce sistemin gelebileceği ve bunun da mevcut şartlarda Türkiye ve dolayısıyla İslam’ın gerçekleştirebileceği artık bir ütopya olmaktan çıkmıştır.

İstila ettiği her zaman ve mekânı öncelikle “oyuncak”larıyla donatırken o zaman ve mekândaki insan ve insana ilişkin değerleri horlayan ve oranın artık ebediyen ölümüne yol açan Batı uygarlığı başkalaştırdığı bu kendisi olmayan halkları böylece kendi kendine sürünmeye mahkûm etti.

İnsanın dolayısıyla halkların tabii gelişimi içinde değişmesi kaçınılmazdır / zorunludur. Bu değişimin safhaları ve niteliği bir intihara dönüşecek sapkınlıklar peydahlaması korkutucudur. Felsefelerini ele geçiren aklın elde ettiği bu tahakkümden doğan yeni alet ve keşiflerle belki yüzyıldır dünyayı insana ve insana ait değerlere dar etti.

 

- Gösterim: 401

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir