Sökük Ve Yırtık

Yanlışın yanlışı doğurması tabiidir.

Başın başında, adam yanlışla başlıyor ve tabii olarak sonraki aşamalarda da yanlışlar birbiri ardına sıralanıyor. Arada bir “parça doğru”lar olsa da sonuç itibariyle varılan nokta adeta yanlışlar ambarı oluyor. Mantık ve diyalektik cinayetidir bunun adı.

“Bu iş ne sadece akılla olur ne de büsbütün akılsız!” diyen bir kültür ve medeniyetin temsilcileri olarak aklın yerini ve manasını bu ince ve anlamlı ölçülendirme ile bir kez daha anlamış oluyoruz.

Aklı hiç kimse inkâr edemez; ama aklı baş tacı yapıp tek başına, sadece onun “hükümranlığı” altında meselelere yanaşacak olursak büyük bir katliama kapı aralamış oluruz.

Akıl, bizim kültürümüze göre önce teslim olacak; eğitilecek, yetiştirilecek, İslam hamamında iyiden iyiye temizlenip paklanacak, nerde duracağını, nerde şaha kalkacağını belleyecek. İşte böylesi bir akla eskiler “akl-ı selim” (sağlam akıl) demişler.

Kâinat planı karşısında sorularımızın cevaplarını araştırırken akıl olmazsa olmazımız olduğu gibi, tüm hükümranlığı da ona bırakacak olduğumuzda hüsranda olacağımız bir bedahettir. Başın başında Allah inancını, onun isim ve sıfatlarını akılla açıklayamazsınız.

Aklın ermediği ve izah edemediği şeyleri inkâr mı edeceğiz? Mucizeleri, kerametleri, kabir hayatını ve ahireti?

Aslında bu konulara tekrardan girmenin çok çok faydalı olacağını zannetmiyor olmama rağmen yine de bazı kere kaçınılmaz oluyor. Zira İslam’da akıl mevzuu tarihimiz kadar eskidir. Tartışılmış, deliller öne konulmuş ve sonuçta genel kabul görmüş sonuç yukarıda vurguladığımız gibidir.

Batı Karşısında Acizlik

Batının, hemen hemen her alanda elde etmiş olduğu üstünlük karşısında apışıp kalan sonra da türlü arayış yollarına koyulan Doğu aydınlarının, özellikle son yüzyılda temel sapkınlıklar içine yuvarlandığını görüyoruz. Üstelik bu sapkınlıklara mevzu olan meselelerin çoğu geçmişte enine boyuna tartışılmış ve çözümsüzlük minimum seviyelere çekilmiştir. Buna rağmen Batının şaşaalı vitrinleri bazılarının gözlerini ve idraklerini kamaştırmış olacak ki; temel kabül ve yaygın kanaatlerin çoğunu temelinden sarsmayı hedefleyerek ortaya atıldılar.

Sözde İslam Ümmetini ve belki de tüm dünya mazlum halklarını Batı karşısında yeniden toparlamak ve onları emperyalizme karşı ayağa kaldırmak güdüsüyle Müslümanların eşya ve hadiseler karşısındaki durum ve konumunu yeniden gözden geçirmeyi hedeflediler. Bu belki çok elzemdi ve gerekiyordu. Ama bunun nasılı mevzu bahis olunca yollar çatallaştı, yol ayrımları birbiri ardına yavrulayarak çoğaldı.

Bazıları bunu daha ileri safhalara vardırarak peygamberden başlayarak tüm ana sütunları sorgulamaya başladı. Sonuç olarak bir sürü hizip ve bir o kadar da fitne fesatın doğup gelişmesine sebep olundu. Bu yetmezmiş gibi hadiselerin, “karşı tarafın” istediği gibi bir seyir izlemesine yol açıldı.

Akıl meselesinin tarihi seyrini ve tartışma aşamalarını burada ayrıntıları ile ele alacak olursak yazımız hedefinden sapar. Bu sebeple günümüze yansıyan Müslüman akılcı aydınların bir hayli alaka gören temel tezlerinden biri olan “dünyevileşmek” konusuna değinmek istiyoruz.

Batının aydınlanma çağında en çok üzerinde durduğu, tartıştığı, vuruştuğu, seviştiği, didiştiği temel meselelerden biri, belki de birincisidir dünyevileşmek. Dünyevileşmek kavramını daha kapsamlı olarak kullanıyorum. Laiklik ve sekülerlik batı toplumlarında en az bir yüz yıl tartışılmış, konuşulmuş, ayrıntıları kan ve can pahasına ileri sürülmüş. Sonunda Batı toplumu kendi bünyesine uygun bir düzenleme yapmış. Buna da sekülerizm veya laisizm demiş.

Laikliğin bizdeki serüveni biraz “dul kadın düğünü”nü andırır bir seyirle başlar. Tartışılmamıştır, toplumsal süzgeçten geçirilmemiştir, Batılı toplumlarda hangi aşamalardan geçtiği yeterince sorgulanmamıştır. Alelacele devlet ve kanun zoruyla uygulanmaya başlanmış, yüzlerce belki yüzbinlerce can almıştır. Cumhuriyet döneminin diktatörlük süreciyle başlatılmış, aceleye getirilmiş garip bir uygulamadır.

Batı böylesi bir ayrışmayı ve dinlerinin daha doğrusu kilisenin tesirini kırmayı kaçınılmaz fakat doğal olarak yaşarken, bizdeki uygulanışı bunun tam tersine tezahür etmiştir.

Sekülerizm ile laiklik kilisenin toplum üzerindeki tesir sahasını devletin nitelik ve işlevlerine kadar uzatmasına karşı başlatılmış bir savaşın sonucudur. Başarılı da olmuştur. Tahrif edilmiş bir dinin toplum ve devlet üzerindeki çoğu deforme olmuş prensip ve ölçülendirmeleri kırılmalıydı. Bu sadece belirli bir kesimin davası değildi; aynı zamanda inkişaf etmekte olan sosyal ve beşeri bilim verilerinin de olmazsa olmazıydı. Akıl, kilise zihniyeti ile uzlaşabildiği yerde uzlaşıyor (sekülerizm), uzlaşamadığı yerde de ona zor kullanıyordu.(laisizm)

Batının buraya gelebilmesi için daha birçok aşamalardan geçtiğini söyleyebiliriz. Bir kolunun Antik Yunan’a, bir kolunun Hristiyan ahlakına, diğer birinin de Roma’ya uzandığını biliyoruz.(Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyan ahlakı)

Batıda bütün bunlar olurken Doğu hala mahmurluğunu atamamış ama ilk savaş mağlubiyetlerini almaya başladığı tarihten itibaren güç kaybını sorgulamaya başlamıştı. Ne var ki bu gecikmeli sorgulama ve ardından gelen reçete ve uygulamalar bazı toplumsal güçler tarafından çatışmaya dönüştürülmüş olsa da üç ileri, iki geri adım ataraktan da olsa topyekûn bir arayışın toplum katmanlarına doğru sirayet ettiğini görüyoruz.

Batı’nın oluşumuyla, Doğu’nun olamayışı arasında inşa edilmesi gereken irtibatlanmanın ve fikir laboratuvarının mimar kadrosu henüz oluşmamıştı.

Eşya ve hadiseler karşısındaki duruş meselesiydi temel problem. Batı’nın dünya ve içindekilere yeni bir bakış açısı getirdiği doğrudur. Ama topyekûn aydınlanmanın tek ve biricik kaynağı ve sebebi bu değildi şüphesiz. Eşya ve hadiselerin oluş sırrını araştıracak ihtiyaç ve tecessüs o zamanki Hıristiyanlık anlayış ve inanışıyla engellendiğini ve belki de durdurulduğunu görüyoruz. Bir kibrit alevinin koca bir ormanı zamanla kül etmesi gibi Rönesans’ın ayaklarının, üstüne bastığı zeminin ve kendi iskeletinin oluşması için epeyce bir zaman sürecine ihtiyaç duydu.

Doğu zamanla Batı’nın bu yükselişini kabül etmek zorunda kaldı. Bu kabulleniş bu haliyle tam bir intihar teşebbüsüydü. Doğunun bu aşamasında dönemin sevk ve idarecilerini eleştirirken başka eleştirilmesi gereken nokta veya noktaları es geçmemek lazım. Meseleyi çözecek, devlet ve milleti ileriye doğru hamle yaptıracak tam teçhizatlı düşünce ve fikir adamları yoktu. Yetişmemişti ve maalesef bu yenilenme konularını halletmeye yeltenen ve teşebbüs edenler de asker kökenli veya askerdi.(Benzer olumsuzluk Cumhuriyetin kuruluş aşamasında da olmuştur.)

Tüm ilim ve bilim eğitim kurumları, ortada ölümcül hastalık dururken ve bu ölümcül hastalığın ıslah ve tedavisiyle ilgilenecek ve çözüm üretecek adamlar yetiştirmek gerekirken; çoğu kısır tartışmaların ve nefsani açılımların adamlarını yetiştiriyordu.

Doğu toplumlarının dünya ve içindekilere bakış açısı Batı’ya göre (o zaman için-dönemler farklılıklar arz edebilir) daha karamsardı. Bunda dini anlayışın etkisi olduğu bir gerçektir. Bir zaman sonra terk edip gideceğimiz bu dünya ve içindekilere ve onların cazibesine kapılmamak gerekiyordu. İnsana ölümsüzlük vadeden dünya yalancıydı. Kandırıkçıydı. Gerçek hiç de öyle değildi. Bu yüzden dünya kerih ve sahteydi. Uzunca uğraşmaya değmezdi.

Bu anlayış bir yanıyla doğruydu ama eksikti. Eksik yanı, doğru tarafı da olumsuz etkiliyor ve çok farklı toplumsal sonuçlar doğuruyordu. İslam’a göre dünya ile uğraşmanın bir mahzuru yoktu; bilakis uğraşılması gerekiyordu. “İnsanı kendime halife olarak yarattım” diyen mukaddes ölçüsünün anlamı neydi peki? Yine Allah Resulünün “Allah’ım, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!” duası ne anlama geliyordu?   

Antik Yunan’ın felsefi metinlerini Arapçadan Latinceye çevirerek yeni bir tefekkür filizlenmesini sağlayan Batı, malum olduğu gibi Roma “nizamı”yla Hıristiyanlık ahlakını yüzyıllara yayarak bugünkü Avrupa/Batı uygarlığını inşa etmiştir.

Aynı metodu uygulayarak aynı sonucu alamayız. Bu gün dünyanın her yerine yayılmış bulunan bu temel üç unsur ve metinleri Batıdakine benzer bir başka medeniyet oluşumu meydana getiremiyor. “Bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir” hikmeti burada tecelli imkânı buluyor.

İslam Âlemindeki bu dünyaya bakış perspektifi daha sonraki yüzyılların özellikle akılcı/reformcu düşünürlerince ağır saldırılara uğrar. Hah tamam işte problem bulunmuştu: dünyayı imar o dünyaya bakış açısının yeniden oluşturulmasıyla mümkündü. Peki nasıl? Batılıların metoduyla… Yüzyılı aşan akıl savaşını biz de yaparak. Aklı üstün kılmanın mücadelesi. Cemaleddin Efgani, Muhammet Abduh, Seyit Kutup ve diğerleri.

Eskiyi sil baştan inşa ve imar etmek… İmam-ı Gazali gibi genel kabül görmüş âlim ve mütefekkirleri son yüzyılda İslam Âleminin Batı karşısında gerileyişinin sebebini onların fikir ve bakış açılarının niteliğine bağlamak. İçtihat kapısını boydan boya yeniden açmak. Sahabe gibi, tasavvuf büyükleri gibi değerleri basite indirgemek vs. Mezhepleri ortadan kaldırmak. Buna da yeniden dine dönüş adı vermek…

- Gösterim: 1.220

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir