Sevgiliye Gönderilmemiş Mektuplar /2

-Bir ben değil âlem sana Hayran diye sevdim-

Efendim,

Sizi Üstad vesilesi ile tanımak nasibim olmuştu, yıl 1984. “Beklenen” adıyla kaleme aldığım kitapta roman formatında anlattım biraz.

1984 üniversiteye başladığım yıl aynı zamanda. Beni sizle tanıştıran Ali Hışıroğlu, Mirzabeyoğlu şöyle bir yazar, fikir adamı diye methiye düzmek yerine sadece şunu söyledi ilkin: Üstad’ın talebesi, onun yolunda ve çizgisinde.

Bu referans yetti tabii. Çünkü fikirlerine inandığımız ve Allah için sevdiğimiz bir insanı, Üstad’ı seven ve onun çizgisinde olan birini sevmek, inanmak ve güvenmek bu güne kadar az çok aldığım yolun startı olmuştur.

Efendim, size gönderilmemiş o kadar çok mektubum var ki… Bunlardan biri olan şu satırların vesilesi de “sevmek- inanmak- güvenmek”

Bir müslüman nasıl ki Allah’ı sever, onu sevenleri de sever ve dahi sevdirenleri de severse, işte Allah için muhabbet… Tabi ki tam zıddı da Allah için nefret.

Öyle ya Efendim, önce Rabbimiz, ardından O’nun sevgilisi Habibullah ve halka halka resuller, nebiler, veliler, alimler, arifler, şehidler hep aynı muhabbet kutbumuz.

Üstad’ın onca seveni varken işin sadece sevmekten ibaret olmadığını onun gerçek sevgilisinden, sizden öğrendik.

Neydi sevgi?

Fikirlerine bağlanmak…
Davasına sadakat…
İstikametinde iş ve eser üretmek ve nesil yetiştirmek…
Dostuna dost, düşmanına yaman olmak…
Edeple, saygıyla, hadlere riayet ederek…
Hep düşünmek, sormak kendine “hakkını verebiliyor muyum?”
Ve bu sorunun cevabından hiç emin olamamak…
Korku ve ümid arasında gidip gelmek…
ve dahası… Hepsi ayrı ayrı mektuplarımın satırlarında…

Bunlardan şimdilik sadece biri üzerine yazacaklarım:

“Dostuna dost…”

Sizin dostlarınız, yakınlarınız, sevenleriniz, sevdikleriniz… toplamında hepsi söylemeye gerek dahi olmaksızın bizim için de özde aynı mesabede. Hatta insan hüviyetinden başkacaları da… Mesela kediler, mesela tabiat, mesela deniz ayrıca bir güzellik, yaşadığınız şehir, semt, sizi hatırlatan her şey. Müşahhastan mücerrete…

Siz gittiniz geride sayısız hatıra ve onlarca eser bırakarak. Bu eserlerden ve hatıralardan biri de tabii ki “Mirzabeyoğlu Ailesi”.. Eserlerinizden öğreneceğimiz çok şey olduğu muhakkak. Hatıranıza sadakat boynumuzun borcu olsun.

Bilhassa “Davamın mihrak şahsiyeti” diyerek vasıflandırdığınız muhterem Hanımefendi’yi hem sizden hem de kendilerinin asli hüviyetlerinden dolayı sevme ve saymanın ifadecisi olmaktan öte, ifa edicileri olmak…

En hasbi, en kalbi, en safi niyetle… Öyle bir saygı ki çoğu zaman karşılarında konuşsam mı, sussam mı kararsızlığında ben… Konuştuğumda ise “acaba çok mu konuştum” rahatsızlığında yine ben. Sevgimiz ve saygımızın küçük de olsa bir tezahürüyle torunumun adını verdiğimiz… “Hayran” olduğumuz o güzel insan, güçlü ve cesur… Ve yine kendilerine hürmetten ismini taşıyan torunuma ailece (alışana kadar) has ismiyle hitap etmeye dahi çekinerek küçücük bir bebeğin ön ismine “Hanım” sıfatı eklemek hassasiyetimiz… Allah daim eylesin.

Ayağına batan bir dikenden zaten bugz ederiz de, kendilerini incitebilecek atılan bir gül bile olsa ondan da… Yanında olmaktan şeref duyduğum Sevgilimizin Sevgilisi…

Üstad’ın “Erkeğinin şahsiyetini bir manto gibi bürünen” diye vasıflandırdığı İslam inkılabındaki kadının müstesna numunesi… Onca çileye rağmen hep vakur, onca acıya rağmen hep metin.Kırılırsa, üzülürse şayet, kırılır üzülürsünüz siz. Çok çok dikkat etmeliyiz biz.

Ellerinizden öperim her ikinizin, Efendim.

03 07.2018

Fatma Parmaksız/

Be the first to comment on "Sevgiliye Gönderilmemiş Mektuplar /2"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*