Sevgiliye Gönderilmemiş Mektuplar / 1

Efendim,

Bağışlayın ki biraz sitemkârım.

Bizi bıraktığınız için…
Affedin ki sizi bıraktığımız için.

Siz, hiç gitmezsiniz sanmıştık. Güvenmiştik ki tüm zorlukların üstesinden siz gelecektiniz. Hep böyle olmuştu çünkü. Ezayı siz çekecektiniz, sefayı biz sürecektik. Cevr sizin devran bizim olacaktı. Siz düşünürken biz düşleyecektik sadece, hayal meyal. Uykusuz geceleriniz, günleriniz olurken biz dipsiz uykuların ta dibinde. Neyse ki rüyalarımız olacaktı derin uykularımızın bahanesi. Size gönderilmek üzere. Siz ki rüyalarımıza kadar bizle meşgulken.

Anadan, babadan, vatandan, eşten, evlattan ayrıyken siz… “Kahrolası hanede evladu iyal var” nakaratıyla nekahatında biz. Ve dahası ve öncesi ve sonrası için bağışlayın.

Gittiniz, bizi darda ve derde koyarak. Kendimizle başbaşa bırakarak. Hiçbir tecrübemiz yoktu oysa. Hep siz vardınız. Sizinle tanımıştık hayatı, önceki hayatımız yavan, bayat… Hiç tecrübemiz yoktu sizin olmadığınız bir dünyada. (Mazeretimiz bu olsun) O yüzden afalladık, bocaladık. Hep Kumandan ne der, ne düşünür freniyle yol almaya çalışırken… “Debriyaj-fren” dengesiyle hareket etmek yerine otomatikleşmek… “Gaz” yahut “fren” Gerektiği gibi kullanabilsek ikisi de elzem, ikisi de hayat kurtarır gerektiği yerde.

Gittiniz hiçbir şey konuşmadan, sessiz, sadasız; derin bir uykunun eşiğinde. Konuşsaydınız ne, neler derdiniz kim bilir? Eğer o kadar vaktiniz olsaydı tek tek konuşur, selamlardınız her birimizi. Tıpkı Bakırköy Adliyesinde tebessüm edip her birimizi tek tek selamladığınız gibi. Sevgiyle, muhabbetle, tebessümlerin en güzeliyle, göz göze.

Herkese “istidadına göre” vazife tayin etmeye lüzum görür müydünüz, bilemem. Yoksa …”Ağrı Dağı’nın tepesinde bir Müslüman…’Topluluk hakikati’ sağlandığı andan itibaren işler kolaylaşıyor; orada da olsa, ‘kendiliğinden görevli’ zaten” sözünüzü mü hatırlatırdınız?

“Efendim, sizden sonra ne yapalım, nasıl yapalım?” sorusunu sormaya cesaretimiz, ve fırsatımız olsaydı… Belki de o gök gözlerinizi devirir, sorduğumuza soracağımıza pişman olurduk. Kelimelerinizin arasına özenle yerleştirdiğiniz “anlatabiliyor muyum?” ifadesine bu kez ihtiyaç kalmaksızın “anlar gibi” olur muyduk acaba?

Ve Efendim, siz bizim için feda ederken kendinizi biz sizin için bir şey yapamadık. Sonsuzluğun kucağına bıraktık sizi.

Hani geceyi gündüz, dağları düz edecektik. Hani ölecektik olamasak da… Bir gül için bin kötüyü yakacak, bülbüle gül bahçesi hediye edecektik. Başyücemiz deyip gururla meydan meydan münadi olacaktık. Bunları yapamadık ne yazık ki, hayattayken siz. Bizi affedin. Bizim gibi dersine çok iyi çalışmayan talebelerinizi.

“Ölene rahmet, kalana ibret” derdiniz. Dersimizi şimdi daha iyi anlıyoruz. Anlamak zorundayız. İbret olmak değil, ibret almak zorundayız.

Efendim, “Yazmaya devam etsin. Fatma Parmaksız olarak devam etsin.” dediğiniz günden, azami 34 yıldan bu yana nacizane yazmaya devam ediyorum. Ve Fatma Parmaksız ismimi sizinle sevdim. Yine cezaevinden yolladığınız her selamla birlikte “yazmaya devam etsin” lütfunuz başım üstüne…

Yolculuğunuzdan bu yana yazamadım. Mazeret sunmuyorum. “Bana mazeretle gelmeyin.” sözünüz kulağımda.

Yine yazacağım… Efendim…

26. 06. 2018
Fatma Parmaksız

Be the first to comment on "Sevgiliye Gönderilmemiş Mektuplar / 1"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*