SAYIN MESUT UÇAKAN İLE GAYE FİKİR PLATFORMU’NUN MÜLÂKATI

Sayın Mesut Uçakan, öncelikle bu söyleşi vesilesiyle Platform olarak bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederek başlamak istiyorum.

1-Çoğu zaman insanlar; sanatkârlar, fikir adamları ya da siyasetçiler, başkalarının ağzından tanıtılır, anlatılır ve maalesef ki zaman zaman da eksik veya yanlış tanıtımlar olabiliyor böylece. Tanınmış bir sanatkâra kendinizi tanıtır mısınız sorusu belki çok da gerekli değilse de sözünü ettiğimiz durumdan dolayı biz yine de sizi tanıyarak başlamak ve sizi size sormak isteriz.  Sayın Mesut Uçakan’ı, Mesut Uçakan nasıl tanır ve tanıtır?

MESUT UÇAKAN:

– Sayın Uçakan’ı idealist, dürüst, gözükara biri olarak tanıyor vatandaş Uçakan. Herkes gibi. Ancak, merceği işbu Sayın şahsın, kimsenin göremediği taraflarına çevirirseniz onu anlatmak zor. Hakikat nazarından bakıldığında acınacak biri. Hülasası iki Uçakan var karşınızda. Biri âlayi illiyyîne gitme sancısı içerisinde, diğeri belhümâdalların arasında iniş- çıkış yorgunluğunda. Biri filmlerinde anlatmak için çırpındığı o sonsuza yürüme ya da yürüyememe hafakanları çekerken, diğeri mıknatıs sarhoşluğu içinde yeryüzü cehenneminin dayanılmaz cazibesine kendini kaptırıp kaptırmama mücadelesinde. Hem ben artık kime baksam bir Mesut Uçakan görüyorum iyi mi: Bir tarafı melek, bir tarafı hayvan. Ya da bazen melek, bazen hayvan. Ya da bir kısmı melek, bir kısmı hayvan. Yüzde hesabı…

Üstad hafakan satırlarında hep kendini ikiyle bölmekten, birini diğerine yendirmekten söz eder ya. İşte hep böyle bir savaş benim gördüğüm. Malum, aslında insan bu tür savaşlarıyla insan ama anlayana. Madem mesele bu savaştan ibaret ben insanım diyenlerin al birini vur ötekine. Bu savaşı kazanamadıktan sonra Mesut Uçakan olmuşsun neye yarar. Sahi Mesut Uçakan diye biri var mı gerçekten. Gerçek diyorum, hakikat nazarında yani. Yoksa o da her görünen gibi vehmî bir varlıktan, bir yanılsamadan, bir hayalden mi ibaret. Ah hayali anlatmak ne mümkün. Tut ki anlat. Ne kıymet ifade eder. İş hakikati anlatabilmekte. Lakin, onu anlatabilmek kim, biz kim? Ne olur beni bana anlattırmayın, hafakanlar basıyor. Bırakın beni başkaları anlatsın. Anlatıyorum sansın. Çok isteyen de google girsin yeter.

2-Bazen sokak röportajları yapılır, bazı sorular sorulur halka. Cumhurbaşkanı’nın adı, Meclis Başkanı’nın veya bir sanatkârın adı ya da bir isim söylenir bu ismin kim olduğu sorulur. Halkın bir kesimi, pop şarkıcılarını, dizi oyuncularını kolaylıkla tanırken sanatkâr, siyasetçi, yazar, şair olanların pek çoğunu tanımaz; ismen de olsa. Popüler özellikleri olan kişilerin daha çok ön planda olduğu toplumumuzda sanatkârlar, edebiyatçılar, düşünce adamları sizce yeterince tanınıyor mu, biliniyor mu? Toplumumuzda bu gibi şahsiyetlere hak ettiği değer veriliyor mu?

MESUT UÇAKAN:

Toplum genelde kozmopolittir. İdealist sanatçının tanınır olmak gibi bir endişesi olamaz. Bu tür endişeler, bizim gibi içi boşaltılmış bir topluma mahsus haller. Asıl hayıflanılması gereken bizde hakiki manada idealist sanatçıların olamayışı. Çoğumuz görsel medya anaforunda kargaşayı çağdaş kültür olarak özümsemeye başladık. Seküler bakış hiçbir metafizik boyutta varoluş sancısına izin vermiyor. Toplum bir sarhoşluk içinde. Kaç kişi fikir ve estetik sancı içinde kıvranıyor. Kaç kişi hayatı sorgularken beyninden kan çekildiğini hissediyor, kaç kişi eserini verirken doğum sancıları çekiyor, söyler misiniz? İdealist duruş artık berhava oldu. Kutsallar değil, çıkar yönlendiriyor günümüz insanımızı. Asıl ağlanacak hal bu. Benim içte ve dışta gözlemlediğim şu: İdealist duruşun tel tel çözülüşünü seyretmekten dolayı yeryüzünün bütün pislikleri midemize dolmuş gibi kıvranır durmak… En Müslüman mahfillerde bile rüşvetin, faizin, lezzetli yemeklerin, karı kız muhabbetlerinin yoğunlaştığı, magazin kültürünün en ücra, en mahrem evlere kadar girdiği, kim ne kadar medyada yer alırsa o kadar değerli ve kaliteli olduğu bir ortamda şöhret olsan ne yazar, olmasan ne yazar.

3-“Hayatımı âbad eden de mahveden de idealistliğim oldu.” diyen biri olarak sizi mesud eden ve yine bedbaht eden idealizm neyin idealizmidir? İdealist insanların hayatlarının mahvolması nedendir? Mahvolan bir hayatının nasılından bahsetmek ister misiniz?

MESUT UÇAKAN:

İnsan idealizmiyle insandır. İdealizm dediğimiz, bir insanın var oluş sebebidir. Bu cümleyi daha çok hakikat sancısı çekenler sadedinde sarf ediyorum. Hakikat sancısı çekenler derken iri iri laflar etme moduna girmekten korkuyorum. Bu hem gerçek sancı erbabına hakaret, hem edebiyat cambazlığı. Onun için kelimeleri korkarak kullanıyorum. Günümüz ot yiyen sürülere bakarak eşya ve maddenin hakikatine dönük küçük bir dokunuş, bir tavır, nihayet bir duruş bile büyük bir kıymet arz eder. Hatta bu işin cambazlığı bile, dört bir tarafı beton duvar kesilmiş bir âlemde bir seviye denebilir. Böyle bir metafizik dokunuş, duruş, insanın en büyük hazinesidir, ebedi kurtuluş vesilesidir. Benim bu hallerim olmasaydı, kendi çarpık ruh hallerini en iyi bilen biri olarak söylüyorum herhalde çarpık biri olur çıkardım. Ancak, bu duruş, içi boşaltılmış, olduğu gibi magazine, şovlara boğulmuş ortamlarda kaybettirir. Pek çok teklifi bu duruş adına reddetmek durumunda kalırsınız, piyasanın istediği cambazlıkları yapamazsanız, yok olursunuz. Âfad sözünden kastım buydu.

4-İdeoloji kavramından söz ederken aslında korkulacak bir şey olmamasına rağmen insanların ideoloji kelimesinden korktuğunu söylüyorsunuz. Aslında ideolojim yok diyenlerin bile bir ideolojisi olduğundan söz ederken bunu da “Kişiliksiz İdeoloji” olarak tanımlıyorsunuz.” Kişiliksiz İdeoloji” kavramını açabilir misiniz? Kozmopolit kültür kişiliksiz ideolojiler mi üretiyor sizce?

MESUT UÇAKAN:

İdeali olmayanın ideolojisi yoktur, denir; kozmopolit tavrın bir ideali olmadığı sanılır. Oysa o da zımnen bir ideal taşır. Yaşantısıyla bir yaşama biçimini, bir hayat görüşünü şekillendirmiştir. Kişilikli bir ideali şekillendirmek değil, her idealden çıkarı gerektirdiği kadar birer tutam toz alır ve yemeğine katar.

5-Kitabınızda sanatı sonsuz hakikate, eşya ve hadiselerin sırrına varmak için bir vesile olarak gördüğünüzü ifade ediyor; ancak “Allah’a götüren vasıfta iş yapacağım derken besmeleyle başlamak gelmesin akla, sanatın kendi formları ve estetiği vardır.” diye de ekliyorsunuz. Bunu sanatta estetik özle birlikte değerlendirilmeli, estetik kaygı da göz ardı edilmemeli diye yorumlayabilir miyiz? Sanatta öz ve şekil meselesiyle ilgili neler söylemek istersiniz.

MESUT UÇAKAN:

Estetik ve özle ilgili konular edebiyat taslama pozları içinde abartılıyor. Sanki aralarında sorun varmış gibi, biçimle özün, üslupla muhtevanın enstrumanları birbirlerine tersmiş gibi gereksiz tartışmalar yapılıyor. Oysa ruh bedenden nasıl ayrılır. Hayat bir bütündür, sanat da bir bütündür. Küçük parçalarda kaybolmuş insanların bu bütünlüğü anlamaları belki zor olabilir; ama siz bir konuyu, özgür dilinizle anlatmak istiyorsanız kişiliğiniz ona yansır zaten.

Ne yazık ki mevcut toplum insanları, her meseleyi ve kişiyi şablon-klişe algılarla algılıyor. Müslüman sinemacı mı besmeleyle başlar, cami gösterir, ilahi söyletir ve hep hidayet filmi çeker diye düşünüyor. Böyle şartlandırılmış. Elbette bunları göstermek yanlış değil. Öfkemiz, bundan değil zaten. Ancak, sorun bu tür şablon algılamaların ardında yapılanların kalitesizliğine vurgu yapılması. Bu tür tavır kompleksli bir tavır, egemen kültüre yaranma tavrı. Bu tavırlardan sıyrılarak bakarsak sanatı, elbette sonsuz hakikate, eşya ve hadiselerin sırrına varmak için bir vesile olarak görmek gerekir. Gerisi hikaye.

6-Günümüz neslinin ve sanat erbabının yoksun olduğu bir vasıftan söz ediyorsunuz: Cesaret. Peki bu neyin cesareti ve niye cesaret?

MESUT UÇAKAN:

Ne yazık ki ülkenin sekülerleşme süreci çoğu sanat erbabını da içine aldı. Günümüzde artık sanat bir kişiye, bir cemaate, bir partiye v.b. yamanırsa ya da reklama PR’a dönük bir tarafı varsa ilgi görüyor. Bu ağlanacak bir hal. Kapitalistleşiyoruz. Millet neyi varsa satışa çıkardı. Din, vatan, namus, para eden ne varsa… Açın televizyon dizilerini, açın siyasi arenayı, ticaret sofrasını görün. Ben böyle görüyorum. Veya bana daha çok işin bu tarafı yansıyor. Bu hal, bizi kolaycılığa itiyor, tembelleştiriyor, cesaretimizi kırıyor, korkaklaştırıyor, laytlaştırıyor, tırnaklarımızı törpülüyor, köşelerimizi yontuyor.

Kir nehri taştı. Nur nehri kalplerde öyle cılız akar hale geldi ki, çok değil, bundan 20 yıl önce kemiyet olarak bu kadar yoğun değildik; ama keyfiyet olarak bir yoğunluğumuz vardı, heyecanımız vardı, davamız vardı. Bizi gün gün sulandırdılar, gün gün soldurdular, rengimizi kaybettik. Bir de makamlar paralar ele geçmeye başlayınca artık dost düşman kalktı, helal haram kalktı, kontraslar kalktı. Ve tabii insanlık kalktı. Ama umuyorum ki bu tablo hayra dönecek. 20 yıl önceleri din tu kakaydı, out’du. Ama şimdi herkesin gündemi din. İrtica lafı edilmiyor, sağ sol lafı edilmiyor. Umarız çok geçmez kemiyet keyfiyete dönüşür.

7-Tanzimat’tan bu yana çeşitli eserlerde roman, hikaye, tiyatro; daha yakın zaman dilimi içerisinde- sinemada Müslüman tiplemesi ya karikatürize edilmiş ya da özellikle din adamları; ürkütücü, yalancı, hilekâr, sahtekâr, istismarcı hatta namussuz, ahlaksız gibi sıfatlarla tanıtılmış.

İslami standartları olan birçok insan ise bu duruma hem mecazen hem de hakikaten seyirci kalmış. Oturup ekran yahut beyaz perde karşısında kendisine ve inançlarına hakaret edilmesini komedi unsuru gören ve gülüp eğlenen Müslüman tipler toplumumuzda hiç de az değil. Bu manada “seyirci” bir toplum yani pasif, edilgen, tepkisiz kitleler yığını oluşumuz maalesef ki bir gerçek. İnsanımızı bu hale getiren zihniyet ve zihniyet unsurlarına karşılık ortaya konulması gereken anlayış ne olmalıdır ve bu anlayış sanata nasıl yansıtılabilinir? Bir de içerde durum buyken dışarda da bazı Batılı ülkelerde Peygamber Efendimiz’e film, karikatür gibi çalışmalarla hakaret edilmek istenirken, buna sanatın alet ediliyor olmasını bir sanatkâr olarak nasıl değerlendirirsiniz?

MESUT UÇAKAN:

Hayatta dengesizlerin de olması bir yaratılış gerçeği. Onlara karşı teenni içerisinde olacak kadar dengeli olmak bizim tavrımız olmalı. Ancak saldırı varsa karşı koymayı da iyi bilecek yiğitlik olmazsa olmaz. İki Cihan Serveri’ne yapılan saldırılar, sadece içimizi kanatmıyor, her hücremizde tek tek birer nükleer bomba patlatıyor. Lakin, istenen de bu. Tuzağa düşmemek gerek. Düşmemek için teenni içersinde olacağız ama düşmeyelim diye de sessiz kalmak zillete yol açar. Yapılması gereken şiddete yol açmadan mevcut demokratik hakları sonuna kadar kullanarak tepki göstermek varlığımızı hissettirmek ama asıl büyük tepki olarak, karşı tarafı Peygamber Efendimiz’i anlatan sanat eseri ve kültürel etkinlik bombardımanına tutmak.. İş varsa işte bu!

8- Ortaokul yıllarınızda şiire ilgi duyduğunuzu ve roman yazarı olmak istediğinizi okuduk. Bu ilgi hâlâ devam ediyor mu? Şair yönü de olan Sayın Mesut Uçakan, yönetmenliğine şairaneliğini nasıl yansıtır?

MESUT UÇAKAN:

Roman değil ama şiir nispeten devam ediyor. Şiir, bir iç musiki, bir ritim duygusu taşır. Bu duygu bütün sanatların nirengi noktasıdır. Bir bağlamda her sanat eserinde şiir vardır. Tasavvuf ehli bunu Yaratıcı’nın eseri olan her yaratılanında görür. Bizim sinemada yaptığımız da şiir yazmaktan farklı bir şey değil. Ama kalemle değil de kamerayla yazıyoruz. Mesele eşya ve hadiselerdeki şiiri doğru hissetmek.

9 – 23 yaşında yazdığınız bir kitabınız var: Türk Sinemasında İdeoloji. Böyle bir yaşta ve böyle bir konuda kitap yazmaya sizi götüren sebeplerden söz eder misiniz?

MESUT UÇAKAN:

O dönemlerde yoğun şekilde sinema kültür ortamının içindeydik. Bu alanda,ciddi bir araştırmaya dayalı büyük bir boşluk vardı. Aşk vardı, heyecan vardı, coşku vardı. Herhalde bu sebeplerden olmalı.

10-Memleketimizde sinema alanında bazı sınıflandırmalar var. Toplumsal Gerçekçi Sinema, Ulusal Sinema, Milli Sinema, Dini Sinema, İslamcı Sinema ve salt ticari kaygıları olan Kozmopolit Sinema gibi. Bir de Beyaz Sinema olarak bir sınıflandırma var. Beyaz Sinema tam olarak nedir?

Sinemanın bugün geldiği nokta itibariyle bunlara eklenebilecek, yahut sizin ekleyebileceğiniz farklı bir kategori var mı? Bu sınıflandırma içinde sizin sinemacılığınızın yeri nedir?

MESUT UÇAKAN:

Sinemanın bugün geldiği nokta itibariyle bunlara ideolojik açıdan eklenebilecek bir kategori yok. Ancak sinemanın şimdiki haline bakarak şu söylenebilir: Ulusal Sinema Halit Refiğ’in ölümüyle öldü. Milli Sinema kavram olarak Yücel Çakmaklı’nın gidişiyle gitti, ruh olarak beyaz sinema, İslami sinema gibi tabirlerle ipe sapa gelmez şekilde devam ediyor. Marksist sinema da Yılmaz Güney’le ölümüyle ve eski Marksistlerin burjuvalaşmasıyla mevta oldu. Bu da tarihi akış içerisinde doğal. Şimdi toplumun ve seyircinin profili değişti. Yeni şeyler söylemek lazım. Yeni durum, şüphesiz kendi literatürünü de oluşturacaktır. Bizim ilk hallerimiz, Milli Sinema, Beyaz Sinema akımları içinde değerlendirilebilir. Ancak temelde hiçbirinde tam olmadık. Bizim derdimiz yuvarlak tarifler değil, açık ve net inancımızın sinemasını aramak. Bu nasıl ifadelendirilebilir, bu ismi bulmak bizim işimiz değil. Ne ki isimler her nesle göre değişir. Aslolan ruh noktasını taze kalabilmek, samimi kalabilmek, meseleye müdrik kalabilmek ve hiçbir şablon terkiplere yer vermeden sadece bu ruhu ifadelendirebilmek. Bu kâfîdir efendim.

11-Yaşadığınız süre içerisinde sosyal, siyasal dönemler geçirdiniz bir sanatkâr olarak, bunun da ötesinde bir insan olarak. Darbeler, muhtıralar, yasaklar ve nihayetinde 28 Şubat…Bu tarihi devir ve süreçlerde sanat ve sanatkârlar nasıl etkilendi. Husûsen siz nasıl etkilendiniz?

MESUT UÇAKAN:

28 Şubat öncesi efsane idik. Büyük projeler yapacak sponsorlar bulduk ve yaptığımız her film Türkiye’yi salladı. 28 Şubat sonrası ise sponsor kaynaklarımız kurutuldu. Film çekmeyi bırakın aç kalacak haller yaşadık. Bu da bizi sinemadan uzaklaştırdı, tekrar sinemaya döndüğümüzde ise daha dehşetli bir tablo ile karşılaştık. Bize destek olan taban kitlemiz kaybolmuş, sürüye karışmış, rengi değişmiş, dili değişmiş… Bu bizim açımızdan artık farkındalığımızı seslendirmenin yankı bulmaması sonucu getirecekti getirdi. Dilimizi yeniden kurmamız gerektiğini anladık; ama düşmüştük bir kere.Kalkmak o kadar kolay olmayacaktı. Nitekim hala debeleniyoruz. Sanırım bunun tek sebebi değil; ama baş sebep 28 Şubattır.

12- 28 Şubat’ın haksız ve hukuksuz uygulamalarında sembol isim olan Sayın Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, Fikirlerinde dolayı idama çarptırılmış, sonrasında idam ömür boyu müebbet hapse çevrilmiş, 15 yıldır esir tutulmakta ve Telegram- Zihin Kontrolü İşkencesine maruz bırakılmakta.

28 Şubat sürecinin ve bu sürecin aktörlerinin yargılanmaya başlanmasına ve darbelerle hesaplaşıldığı söylenmesine rağmen, Sayın MİRZABEYOĞLU’na uygulanan haksızlık ve hukuksuzluklar sürüyor. Bu sebepten bizler 28 Şubat’ın halen devam ettiğini düşünüyoruz.

Bizler fikrin hür ortam ve şartlarda ifade edilebilmesi ve 28 Şubat hukuksuzluklarında sembol isim ve dava olarak gördüğümüz MİRZABEYOĞLU DAVASI’yla ilgili kamuoyu oluşturmak amacıyla çalışmalar yapan bir Platform olarak ilgili kurumlarda, ilgili kişileri ziyaret ederek konu çerçevesinde görüşmeler gerçekleştirmeye devam ediyoruz. Bu kapsamda bir sanatçı ve bu memleketin bir aydını olarak sizin de düşüncelerinizi almak isteriz.

SALİH MİRZABEYOĞLU, 28 ŞUBAT, İDAM, MÜEBBET, İŞKENCE, FİKİR, SANAT ve İNSANİ SORUMLULUKLARIMIZ ÇERÇEVESİNDE NELER SÖYLEMEK İSTERSİNİZ?

Fikirlerine katılmak ya da katılmamak bir yana, 15 yıldır MİRZABEYOĞLU DAVASI hususunda bazı çevrelerdeki sessizlik ve ilgisizliğin sebepleri neler olabilir? “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen bir toplum realitesi midir bu durum?

MESUT UÇAKAN:

Toplum mühendisleri hiçbir zaman külleri hala tütmekte olan bir Cihan Devleti Osmanlı’nın mirası hüviyetindeki bu memleketi boş bırakmamıştır ve bırakmayacaktır. Özellikle toplumu yönlendirme kabiliyetindeki lider tipleri ya yok etmek ya da kendi çıkarlarına hizmet eder hale getirmek sadece bıçakla, kurşunla ya da intihar süsü ile olmaz. Beyin yıkayarak da olur. Bunun değişik uygulamalarını gördük. Bir Hasan Mezarcı olayı bunun en bariz misalidir. Bu yöntemin Sayın Mirzabeyoğlu üzerinde denenmesi şaşırtmıyor.

Şaşırtan taraf şu: Hakikat adına, insanlık adına dahası İslam adına böyle bir zulme karşı Müslümanım diyen çevreler nasıl lâkayıt kalır. Bununla da kalmayıp, nasıl aman bana bir zararı dokunmasın diyerek çeşitli iftiralarla kendi dışında tutma çabasına girer. Sanırım bu konuda söylenecek olan tek söz şu: Kuşkusuz bir tarafımız kime gelirse gelsin bu tür işkenceleri lanetleyecek, mücadeleyi bırakmayacak; bir tarafımız da hikmetini araştıracak, sebeplerini araştıracak, Rabbimin yaşattığı bu sahnelerle bizlere vermeye çalıştığı dersi araştıracak. Bu budur.

13-Fikir, insani verimlerin varlık sebebiyse “Fikir”in hür olmadığı bir toplumda ve “Fikir”e verilen idam cezasıyla aslında insanlık cezalandırılmaktadır düşüncelerimize katılır mısınız?

MESUT UÇAKAN:

Katılmamak mümkün mü?

14-Sayın Mirzabeyoğlu’nun fikirlerine engel olmak, zihnini kontrol altına alarak onu itibarsızlaştırmak amacıyla kendilerine uygulanılan Telegram- Zihin Kontrolü İşkencesi bize, sizin yıllar önce yönettiğiniz “Kavanozdaki Adam” filminizi de hatırlatıyor. Bu filmde beyin nakli yapılan bir adamın, bir manada beynine müdahalede bulunulan bir kişinin, artık kendisi gibi olamadığı, düşünemediği, davranamadığı anlatılıyor. Yıllar önce bu filmi çekerken bugün Zihin Kontrolü’ nün bir işkence metodu olarak kullanılabileceğini düşünür müydünüz? Bu konuyu güncelleyen yeni bir film çekmeyi ister misiniz?

MESUT UÇAKAN:

Düşündüm dersem yalan olur. Nitekim Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir arkadaşımız, bu dizi için ülkemizde devrimlerle yapılan beyin naklini anlatıyor demişti de şaşırmıştım. Farkında olmadan bamteline basmışız. Şimdi öyle bir film çeker miyim? Niye olmasın. Yeter ki finansman bulalım.

/Bundan sonraki çalışmalarınızda ve hayatınızda başarılarınızın devamı dileklerimizle, “Hepimiz sonsuz karelerden oluşan bir filmin içindeyiz.” diyen şahsınızla bu karelerden birinde söyleşmek imkanını bize verdiğiniz için tekrar teşekkür ederiz./

MÜLÂKAT: FATMA PARMAKSIZ

GAYE FİKİR PLATFORMU BAŞKANI

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir