Osman Gazi Vesilesi İle…

1299 ile 1402 tarihleri arasında temelleri atılıp inşasına başlanan Osmanlı İmparatorluğu, benimseyenin de benimsemeyenin de ittifak ettikleri gibi çağının fırsat ve imkânlarını iyi kullanmış, akılcı ve maneviyatçı, böylece de “zıt kutuplar arası muvazene”yi kurmuş, bir süper güç olma yolundadır. 1402’den 17.yy’a veya ortalarına kadar bu muazzam yükselişini sürdürmüştür.

 

 

Önce bir devletçilik geleneği ve kültürüne sahipti Osmanlı. Sonra, tıkır tıkır işleyen “Din-ü Devlet” ibaresinde tecelli eden müthiş bir uyum kurulur. Rea-devlet-ordu üçlüsünün üzerine kurulan İslami ölçü ve ölçümlendirmeleri ve tahassüsü bu uyumun bizce yegane sebebidir.

 

Ordu, yönetimin çekirdeği olan köylü, eyaletler, eyaletlerin özellikleri ve merkeze uyumu, merkezin yönetim felsefesi, İslam’ın ferdî ve içtimai  kaideleri, aşk, samimiyet, tasavvuf ahlakı, cemaatler, ölüm duygusu, ahiret inancı, günah endişesi, sevap kazanma arzusu, toprak düzeni, cömertlik, fetih ve şahadet iştiyakı, vakıflar ve daha neler ve neler…

 

Osmanlı’yı anlamak yani hakkıyla anlamak öyle kolay iş değil.

 

“Oğuzlar uzun süre burada (Söğüt’te) kaldıktan sonra, Osman; gönül alıcı davranışları ve eli açıklığı ile kabilesinin ileri gelenlerinin kalbini kazanmasını bildi ve onlar tarafından önder seçildi” (1)

 

Osman Bey, altmış sekiz yıllık ömründe, daima İslami inceliklere riayet etmeye çalışmış, hiçbir dünyalık endişesi duymadan, halkının inançlarını devlet ehramında burç burç dalgalandırmaya başlamıştır. Dini, halkının bir aksesuarı olarak görmüyor, bilakis onun için var olduğunu ve onun için yaşayacağını ve bu husustaki “felsefesini” verdiği kararlarla belli ediyordu.

Büyük Allah dostu Şeyh Edibali’den hem feyz ve hem de kızı Mal Hatun’u aldı.

 

Tüm hayatını ve fiillerini şeriat mihenginde ölçmekle yetinmeyip, bütün hayat ve varlık sebebini şeriata bağladı.

 

Tasavvufi kültür ve o kültürden neşet eden, dünyaya ve dünya işlerine şekil veren “İRADE”, akıl ve zaferle süslü muharebelerine belirgin bir şekilde yansıdı. Köse Mihal’in ihbarıyla Bilecik tekfurunun hazırladığı tuzağa kendisini düşürdü. Kadın kıyafetiyle kaleye soktuğu arkadaşlarıyla birlikte kaleyi içerden fethetti.

 

Genç Osmanlı Devleti’nin ince ve akıllı strateji ve taktiklerle gelişmesini ve büyümesini sağladı.

 

Onun devlet adamlığı modeli birkaç asır sonrasında maalesef yavaş yavaş terk edilmiş, yöneticiler bohem hayatına kendilerini kaptırmışlardır.

 

Bir müslümanla hıristiyan arasında vuku bulan anlaşmazlık kendisine hakem olarak getirildiğinde müslümanın haksızlığına hükmetmiş olması gibi erdemlilik fışkıran davranışları onun efsane bir lider ve devlet adamı olma yolunda çok önemli etkenler olmuştur.

 

Günümüz nizam ve devlet ideali peşindeki cemaat ve zümrelerin daima rehber edinmeleri gereken Osman Bey’in bir diğer taktik hedefi de çevredeki Türk beylikleri arasında devamedegelen sürtüşme ve tartışmalara kapılmaksızın Bizans’a akıncılarıyla toslamaya çalışmasıdır. Laf değil aksiyonun muazzam bir birlik kurulmasına yol açan bu hadise, düşman dururken birbiriyle çekişmenin, belki incir çekirdeğini doldurmaz meselelerle düşmanlara fırsat vermenin de önüne geçilmiş oluyor. Belki de Osmanlı’nın kuruluşundan çıkartılabilecek derslerin başında bu geliyor bana göre.

 

Yıkılan Selçuklulardan hemen sonra, Osman Bey’i lider (Han) seçen meclis kurulunda bulunanların başlıcaları şunlar: Türkmen Beyleri, Pirler, Akıncı Gaziler, Şeyh Edebali, Hacı Bektaşi-ı Veli, Ahi Evran…

 

Yukarıda da görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun temelini atanların çoğu yüzyıllara ışık tutmuş, insanlara ve toplumlara asırlardır rehberlik etmiş remz şahsiyetler. Ve hemen hemen hepsi ya tasavvuf büyüğü ya da tasavvuf bağlısı… Hemen aklıma Üstad Necip Fazıl, onun fikir ve aksiyon yanını temsil eden ve sürdüren Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, topyekûn her birine şamil, belki de hareketin varlık sebebi büyük Veli Abdülhakim Arvasî geliyor.

 

Osman Gazi’nin Bizans sınır şehirlerini birer birer fethetmesi üzerine telaşlanan Bizanslılar onu ortadan kaldırmak için bir düğün vesilesiyle tuzak hazırlarlar. Tuzağı önceden haber alan Osman Bey onları kendi tuzaklarına düşürdü. 1299 yılında Yarhisar ve Bilecik bu vesileyle fethetti ve beylik merkezini Bilecik’e taşıdı. Yarhisar tekfurunun kızını oğlu Orhan’la evlendirdi.

1301 senesinde Bursa yakınlarındaki bir yere Yenişehir adı verilen bir kasaba kurdu. Saltanatı da buraya taşıdı. Eskişehir, Sultanönü, Yarhisar, Bilecik, İnegöl onun zamanında fethedildi.

 

Osman Gazi devlet hazinesinden maaş almaz, koyun sürülerinin geliriyle geçinirdi. Sarayda oturmaz, sade bir evde ailesiyle birlikte ikamet ederdi. Her akşam fukaraya yemek dağıtırdı.

 

Osman Gazi vefat edince terekesinden altın ve gümüş gibi kıymetli eşyalar çıkmadı. Denizli bezinden içi âlemli yapılmış bir yeni sarıklık bez, bir at zırhı, tuzluk, kaşıklık, bir çift çizme, Alaşehir dokumasından kırmızı renkli sancaklar, bir iki uçlu kılıç, bir mızrak, birkaç at ve üç sürü de koyun vardır.(Hammel) İşte Osmanlıyı kuran lider… Bu züht anlayışı ve ahlaklı tavır bütün bir ömrünü kapsar. Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun ömürlü ihtişamının sırrı buradan süzülebilir.

 

Osman Gazi’nin kişiliği ve icraatlarında gördüğümüz ve artık onun hayat felsefesi haline geldiğine şahit olduğumuz “tasavvufi ahlak” günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. İnananlara karşı gayet müşfik ve dostane, kâfirlere karşı da gayet celadet ve mağrur olunmasını öngören tasavvuf ahlakı, bu nitelikte olan insanların da tabii olarak çevresindekilerden saygınlık kazanmasına vesile olmaktadır.

 

Ben bugün, cemaatlere karşı müşfik olacağım ve onları kazanacağım mantığı ile ilkesiz ve dümensiz olup “yolgeçen hanı”na da dönmemeliyim. Diğer yandan da burnum yükseklerde alabildiğine mağrur, muhatabını kaale almaz veya küçümser ve izahsız bir saldırganlık sergilersem (pek çok kere haklı da olsam) onları kazanmak yerine karşıma almış olmaz mıyım? Ehli Sünnet itikadından zerre taviz vermemek kaydıyla bugünkü cemaatlerle içlerindeki hazır bünyelileri ve samimilerini kazanmak ve onları yönlendirmek adına iyi ve samimi diyaloglar kurmalı değil miyim? Tespihin imamesi olmaya niyetli ve kalabalıkları sevk ve idare ederek bir inkılâp sevdası peşindeysem, onların kendi dünya görüşümle buluşup tanışmalarına ve bu fikriyatı ve hissiyatı kuşanmalarına vesile olup yardımcı olmalıyım. Osman Bey’in, “kurucu” liderlik vasıflarının kuşanılması için “Kumandan”ın hayatına ve eserlerine iyi bakmak gerekir. “Eğitim, duygu ve düşünce alışkanlığı kazandırılması” anlamına geliyorsa bu eğitim kamplarını sıklaştırıp genişletmek de boynumuzun borcudur.

 

Osman Bey’in bu sade ve dünyaya metelik vermeyen, dünyaya ve içindekilere yutulmayan “idealist” yaşantısı şüphesiz İslam Peygamberinden gelmektedir. Bilindiği gibi Allah Resulü henüz peygamberlik gelmeden önce de bir peygamber tavrı içindeydi. Yani Ahlak olarak… O “Emin”di. Ona herkes tam olarak güveniyordu. Asla yalan söylemezdi. Adaletliydi. Allah Resulü’nün bu kırk yaş öncesi kimliği, daha sonra vahyin tebliğ ve telkinin kabullenilmesinde önemli faktörlerden biri olmalı. Ve İslam tarihindeki liderler (belki hemen hepsi) bu ulvi vasıfları kuşanmaya azmetmiştir. Bu, çevre edinmek yahut liderliğini pekiştirmek amacına dayamamıştır sırtını. Zira İslam baştan sona “samimiyet” ağıyla sarmalandığı için Müslüman olanların da aynı durumu bir ideal olarak benimsemek istemesi kadar doğal ne olabilirdi?

 

1979 İran Humeyni devriminin başarı sırlarından bazılarının da Humeyni’nin şahsiyetinde bulunabileceğine inanıyorum. Hedefine ulaşmayı arzulayan ve bunun için de kitlelerle yola çıkan her hareketin lideri ve özellikle kurmay kadrolarının da aynı şahsiyet ve ahlak samimiyetine sahip olmaları bir zaruriyettir.

Ali HIŞIROĞLU – BİTMEYEN DEVRİM OSMANLI

 

 

 

 

Be the first to comment on "Osman Gazi Vesilesi İle…"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*