Ölçüm-Biçim ve Erezyon

Ne oldu; ne olmalıydı?

Batı gerçeği inkâr edilemezdi. Diğer taraftan Batının değerleri ile bizim kendi değerlerimiz çelişiyor hatta çatışıyordu. Öyle ya bu halde ne yapılabilir ve nasıl yapılabilirdi?

Yalçın Kütük’ün bile görebildiği bir hakikat nedense yerli ve yabancı koca koca aydınların nazarından kaçıyordu: modern çağın getirdiği olgulardan biri olan branşlaşma ve ihtisaslaşma profesyonel tabirinde yer alan bir verimlilik sağlıyor olmasına rağmen, “bütün”ü kaybetmek gibi tehlikeli bir oluşumu da beraberinde getiriyordu. Parçanın doğruları bir zaman sonra merkezden uzaklaşıldığından “bütün”ü ve bütüne ait temel bilgi ve prensiplerin yitirilmesine yol açıyordu.

 Zira “bütün, parçaların toplamından fazla bir şeydir”

Batı her halükarda doğal bir toplumsal süreç yaşadı. Bu Materyalizmin ve Marksizm’in öngörmüş olduğu “Tarihi Materyalizm” in çok önemli diyalektik unsurlarından biri olan toplumların kademe kademe gelişim seyri prensiplerine bağlı bir hakikat olarak değil de kültürel ve tarihsel dinamiklerin Batı toplumlarında yeni bakış açılarıyla beraber yeni oluşum ve oluşumların tabii seyrinde gerçekleşmesi…

Hıristiyanlık dini ile birlikte Antik Düşüncenin bozulmuş, aslından uzaklaştırılmış ve çarpıtılmış kültürel düşüncesinin üzerine kalın küller döşendi. Hıristiyanlığın bu zaferiyle başlayan süreç hemen sonraki asırlarda çok yavaş gelişmiş de olsa toprağın üstündeki (Hıristiyanlık) yozlaşmaya; torağın altındaki (Antikite kültür ve medeniyeti) hayata doğmaya başlayacaktır.

Bunaltıcı Kilise hegemonyası halklarda yeterince bir başkaldırı ihtiyacını sürekli bir şekilde tetiklerken, küller altındaki Antikite bakiyesinin bu güncellemeye ivme kazandırdığını söyleyebiliriz.

Arapçadan tercüme ettikleri felsefe eserleriyle yavaş yavaş da olsa dinamik bir gelişimi ve değişimi başlatan aydınlar belki kendilerinin bile tahmin edemedikleri bütün dünyayı saracak ve sarsacak değişimlerin dinamitlerini ateşlemiş oluyorlardı.

Rönesans adı verilen Fransız İhtilali’nden sonra bir bir inkişaf eden geçmişin kan ve put kokulu mirası beşeri ilimlerin hemen hepsinde meyvelerini vermeye başlayacak ve bu ürünler şaşkınlığını henüz atamamış Doğu’ya karşı önceliği askeri alanlara vererek başarılı bir şekilde kullanılacaktır. Böylece Doğu’nun daha öncelerde başlamış bulunan “bozgunu” artık gözle görülür hale gelecektir.

Doğu’nun bu depreme ne aydını, ne düşünürü ve ne de devlet adamları hazırdır.

Toplumsal dönüşüm ve değişimin önünü açmak adına atılan adımlar bir zamanlar kendisine zaferler ve ülkeler kazandıran dinamikleri kıyısından köşesinden kemirmeye sebebiyet verecektir. Ülkenin Batı karşısında gerilediği ve bu sebeple yeni adımlar ve atılımlar atılması gerektiği hemen herkeste sabit fikirdir.

Bu sabit fikir tereddütte, paniğe ve ardından da işin kolayına kaçmak girişimi olarak formüle edebileceğimiz bir aydınlar panayırına yol açar. Tanzimat aslında Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilecek olan laisizm despotizminin habercisidir. Diğer bir deyişle Cumhuriyet Laisizmi, Tanzimat ruhunun devamıdır.

Yorgun bir medeniyet diyor bazıları ona. Gerçekten yorgun muydu Osmanlı medeniyeti?

Daha çok askeri disiplinler üzerine inşa edilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, yozlaşmaya başlayan sistemin fikir üretemez adamlar üretmeye başlamasıyla askeri alanda boy gösteren yenilgiler de baş gösterince sökük çift taraflı yürüyüp gitti.

Osmanlıyı, ne biçim bir tasnif içine sokarsanız sokunuz, özellikle Abdülhamid devrinin malum şekilde sonlanmadığını tasavvur edecek olursanız şimdi, günümüzde bile koca bir Osmanlı İmparatorluğunun var olabileceğini düşünebilirsiniz.

Medeniyetinin ve devletinin yorgun olduğu kanaatine katılıyor olsam da öyle abartıldığı gibi Osmanlının ölüm döşeğinde bir hasta olduğunu düşünemiyorum. Cihan Harbinin sonuçları bize malum şekilde değil de daha başka şekilde yansımış olduğunu düşünecek olsak bugünkü devlet ve millet durumunun çok çok farklı olacağını görür gibiyim…

- Gösterim: 472

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir