‘MİRZABEYOĞLU KONFERANSI’ Okumaları -3

yazım bu-ALÂKALAR-

29 Kasım 2014’te Haliç Kongre Merkezi’nde gerçekleşen yaklaşık üç saat süren İBDA Fikir Mimarı Mütefekkir Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun  Adalet Mutlak’a konferansında aslında bir ömür boyu istifade edeceğimiz fikirler, tesbitler, manalar, bunun da ötesinde ruh iklimi vardı. Kendilerinin konferanstaki  bazı ifadeleri daha açık net iken, bazılarında  ise daha mülhem (ilham ettirme), sezdirme söz konusu…  Tabii ki alâkalarımız nisbetince fark edebildiklerimiz yahut edemediklerimiz…

İnsan ne ile alâkadar ise daha çok ona dikkat nazarını çeviriyor, zihnini yahut gönlünü açık tutuyor. O yüzden belki de farklı farklı anlayışlar, intibâlar oluşuyor. Bunu genellemek mümkün olduğu gibi, sınırlandırmak da mümkün. Misal; insanlar vardır, maddiyata düşkündür, onunla meşguldür, hayata bu pencereden bakar ve gördükleri de bunlardır. Yine insanlar vardır, sadece gönül huzurudur istediği, vecd penceresini hep aralık tutar bu yüzden. Böyleleri için bazen bir duadadır huzur, bazen küçük bir tebessüm hatta bazen gözyaşı…

Alâkamız neye ve kime ise ona yöneliriz. Bazen de tam tersi olur,  yöneldiğimiz her kim ve neyse alâkalarımız da ona göre oluşur, belirlenir, şekillenir. 29 Kasım’da Haliç Kongre Merkezi’nde zahiren herkesin ortak alâkası Salih Mirzabeyoğlu idi.  Bu ortak paydaya rağmen onca insanın bilmediğimiz, bilmeyeceğimiz ve bilmemiz de gerekmeyen birçok şeye de alakasının olması tabii.. Belki siyaset, eğitim, spor, sanat, ilim vesair… Belki de çok daha sıradan şeyler.  Bunlar da kendi içinde ayrıca şubelere ayrılarak. Yani siyasete alâka duyan insanların farklı farklı siyasi düşüncelerinin olması gibi. Yahut sanatta… Sanat denilen şey nasıl ki tek bir şey değilse onun gibi… Bunları çoğalttıkça çoğaltabiliriz.

Kendilerinin de o gün ifade ettikleri gibi kimileri muhabbetten, kimileri meraktan, kimileri de sevmediklerinden oradaydı belki de. Öyle ya da böyle, binlerce insan o konferansı dinledi, dinledik. Fakat aynı şeyleri mi anladık, gördük , hissettik, sezdik? Değil tabii. Herkes alâkasıyla mutabık mevzuuları daha bir dikkatle dinlemiş olmalı ve idrak seviyesine göre de anlamış yahut anlamamış. Zaten Kumandan da farklı farklı alanları, çeşitli yönlerden fikrî nisbetle sürdürdü konuşmasını.  Böylece geniş çerçeveli bir sohbet-konferans gerçekleşmiş oldu.

Bazılarının Salih Mirzabeyoğlu’ndan duymak istediği şeyler vardı belki de. Mesela; 28 Şubat, cezaevinde yaşadıkları, iç siyaset, dış siyaset, Türkiye’nin yol haritası, çözüm süreci, son zamanlarda ayyuka çıkan siyasi ve sosyal arenadaki malum bazı çekişmeler vesair … Kendilerinin ise fikren değerlendirmeleri oldu çeşitli mevzuları; anlayan anladı;  anlamaya çalıştık daha doğrusu. En elzem olan fikir, tıpkı bir çilingir gibi tüm bu ve benzeri meseleleri çözmenin bir vasıtası. Bilene, görene, sezene, anlayana, anlamaya çalışana… O da bizlerin meseleleri, muhataplarının ve tüm toplumun mesuliyeti. Ben inanıyorum ki o gün Haliç’te olmayanlar da -birçok siyasetçi, ilim adamı, bilim insanı, sanatkâr, akademisyen ya da her neyse- Kumandan’ın konferansını bir şekilde internetten yahut hangi kaynaktansa dinledi, dinlemekte ve kendine yahut çevresine, hatta topluma pay devşirmenin işi üzerinde. Nasıl ki kendilerinin eserlerini okuyup  açık yüreklilikle bunları referans gösterenler, yahut faydalandığı halde kaynak göstermeyip kendine mal etmeye çalışan hazırlopçuların da olduğu gibi. Birtakım nefsî ya da başkaca sebeplerden…

Kumandan’ın konferansta bir sohbet edası içerisinde ifade ettiği mevzular aslında her biri kendi içinde ve birbiriyle de alâkalı belli başlı kitaplık çapta meseleler. Nitekim tüm bunlara dair fikirleri, eserleri boyunca da ifade edilmiş.

Dil ve manalar, kelimeler ve  tevâfuklar, hayâller ve hakikâtler, zeka ve hafıza, hukuk ve adalet, ahlâk ve  tasavvuf, tefekkür ve  felsefe, sanat ve edebiyat, zihin kontrolü ve işkence, fizik ve metafizik, madde ve ötesi, cemiyet ve millet, dün ve bugün, dünya ve ahiret, ideolocya ve sistem, gaye ve vasıta, sebep ve sonuç, dünya görüşü ve dahası ve hepsi. Birçoğu da birbiriyle sarmaşık mevzular içerisinde.

Sözün başlarında belirttiğim gibi, birçok insan farklı farklı alâkalar ve farklı bakış açılarıyla ordaydı o gün. Konferans öncesinde ve sonrasında, bu alâkalar söz hatta hal, tavır, bakış olarak dahi ifadesini buldu bazı kimselerde ve tabii ki karşılığını da…

Misal: Konferans öncesinde Kumandan’ın basın- yayın mensuplarıyla görüşmesinde; bir yayıncının Kumandan’a hitaben “Beni en çok, ‘Af değil, adalet istiyorum.’ sözünüz etkilemişti.” demesi üzerine Kumandan Mirzabeyoğlu, kendilerinin birtakım akıl ve ruh sağlığı gibi sebeplerle müşahede altına alındığı Adli Tıp sürecinden söz etti ve bu gibi sebepler öne sürülerek dışarıya çıkmak istemediğini, aksine akıl ve zekasında bir sıkıntısı olmadığını o süreçte de ayrıca ortaya koyduğunu hatırlattı. Aynı minvalde konuşmayı binlerce kişiye konferansta da yaptı Sayın Mirzabeyoğlu. Oysa süreci yakından takip edenler bilir ki maalesef bazı kimseler bu konuda talihsiz bir kamuoyu oluşturma gayretine girmişler, sanki böyle bir durumun Mirzabeyoğlu’nun tercihi yahut rızasıyla gerçekleştiğinin imasında hatta ifadesinde bulunmuşlardı. Sayın Mirzabeyoğlu’nun Adli Tıp’a götürüldüğünde direniş göstermemiş olması bu husustaki tercihi, yahut rızası anlamına mı geliyordu sanki? İşte, tam da bu konuya geldi laf. Adli Tıp mevzusundan ve sürecinden söz ederken o sırada gazetecinin biri “Neden çıktınız?” gibi gayet abuk bir soru sordu ve tekrar etti soruyu. Kumandan bu sorudaki, soran kişideki olumlu olmayan havayı ve manayı tabii ki hemen fark etti ve gereği gibi hem hal hem ifade olarak karşılığını verdi bu tuhaf tavrın ve sorunun:

“…Direniş mi gösterseydim çıkmamak için.”

Aslında bu alâkasız sorudan önce Kumandan, böyle bir soruya gerek duyulmayacak açıklamalar yapmış, Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatından bir misalle, “vakit” meselesi üzerinde durmuştu. Gazetecinin, aldığı cevap karşısında konuyu toparlamak ihtiyacını hissettiği belliydi, çünkü amacına ulaşamamış, sıkıştırmak yerine kendi sıkışmış kalmıştı.

Yine gazete ve yayıncılarla görüşmede konuşmasına devam ederken bir gazetecinin alttan bakışlarını fark eden Kumandan, bu bakışların rahatsızlık verici olduğunu esprili bir dille ifade etti ve bu alttan bakışların maksadı ne olursa olsun, Kumandan’ı ancak tebessüm ettirmeye yetti. (Sezar’ın hakkı Sezar’a ise gazetecinin bu dikkat çeken alttan bakışına rağmen, Konferans ve Kumandan’la alâkalı genel anlamda müsbet bir yazı kaleme aldığını da ifade etmek gerekir yine de) Kumandan’ın dikkatinden hiçbir şey  ve hiç kimse kaçmıyor, kaçmamıştı velhasıl. Bunları önemsiyor yahut önemsemiyor, yahut derecesi ne?  Bunu bilemiyoruz tabii, fakat belli bir şey var ki, bizim dikkat nazarlarımızın yetemediği, yetemeyeceği fark edemediği,  fark edemeyeceği müthiş bir dikkat nazarı; daha neler neler, bizlerin idrak ve sezgisini aşan…

Aralıksız sürmekte olan ve özellikle de konferans münasebetiyle daha da artan telegramla (zihin kontrolü) saatler süren bir konferansın ardından Kumandan’ın tam da dinleneceği vakitte,  belli ki daha öncesinde de olduğu gibi birilerinin yardımıyla fizik tedavici, Kumandan’ın yanında bitiveriyor. Kendini tanıtıyor, her ne sebeptense kılıktan kılığa giren bu kişiyi tanıyor yine de Kumandan. Bu şahsın orada olmasından hoşnut olmadığını fark etmek hiç de zor değil. Özgürlük sürecinde piyasaya sürülen ve dengesiz, şüpheli tavırlar sergileyen, Kumandan’ı hoşnutsuz eden bu fizik tedavicinin Kumandan’ın yanı başına kadar sokulmasına yardımcı olanlar,  protokol daveti verenler ve Kumandan’dan  (aslı olmadığı halde) randevu aldım, diye konferans salonunda afra tafralı dolaşmasına ve burda yazmayacağım dengesiz tavırları ve küstahça sözleri, hakaretleri ve dahasına sebep olanlar… Kim mi?… (Hal böyleyken yine bu gibi alâkasız şahıslara protokolde yer ayrılması, davetiye verilmesi ve çocuk gibi bununla sağda solda hava atmalarının sağlanmasına karşılık, asıl protokolde yer alması gereken bazı gazeteci, akademisyen, bürokratların  değil protokolde, salonda bile yer alamaması?.. Tabii ki böylesine büyük ve önemli bir programda birtakım aksaklıkların, sıkıntıların olabilmesi mümkünse de, önemli olan bunların bile bile olmaması, telafisi zor durumlara yol açmaması, kasıt değilse bile ciddi ihmallerin olmaması… Allahu âlem?..)

Aslında üstünde bu kadar bile yazmaya değmez zevat, Üstad Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak” tiyatrosundaki doktor tipini ve Husrev’in etrafındaki bazı sahtekârları hatırlatıyor bana.

Tüm bunlar bir Mütefekkir’in konferansına gölge düşürmüyor elbette. Sivrisinek cinsinden haşere misâli, emeceği kanla beslenme derdinde olanlar, fakat bunu asla başaramayacak olanlardır aslında… Bunları anlatmamızdaki murad Kumandan’ın da konferansta ifade ettiği gibi, çeşitli maksatlı insanlar… Yani farklı farklı alâkalar. Konferanstan sonrasında da devam ediyor farklı farklı sebeblerle bazılarının yazması, konuşması.

Bunlardan bir gazeteci, Kumandan’ın aksiyonerlikten filozofluğa bir süreçten geçtiğini ifade edecek kadar az tanıyor İbda’yı ve Mirzabeyoğlu’nu. Haydi tanımamış olsun (olabilir de) “aksiyoner”likle alâkalı yalan yanlış laf etmesi de ayrıca alâkasız.  Aksiyonerlikten anladığı, Çin yapımı döğüş filmleri olsa gerek. Necip Fazıl’da ve Kumandan Mirzabeyoğlu’nda ifadesini ve icrasını bulan, üstün bir fikre bağlı üstün iş ve oluş manasında aksiyondan ve bunun öncelikle fikir ve ruhla alâkalı bir verim olduğundan bîhaber… Nitekim Kumandan konferansında “Karşınızda fikir ve aksiyon adamı olarak bulunuyorum.” diyerek arkasından aksiyonun manası üzerinde de duruyor zaten. “Aksiyon, eşya ve hadiseler üzerine fikrin pıhtılaştırılması…” diyor. Tüm bunlara rağmen, gazetecinin bahsi geçen yazısını yazmasına sebep, Kumandan’ın o konferansı vermesinin dahi bir aksiyon olduğunu değerlendirmekten acziyeti, ortaya çıkıyor böylece. Daha cezaevinden çıkalı sayılı günler olmuşken yığınları etrafında toplamak aksiyonerliğin ta kendisi değil de nedir? Yine aynı gazetecinin mevzuu Mirzabeyoğlu ve konferans iken, konuyu başkaca isimlere ve mevzuulara çekmiş olması da ayrıca maksatlı gibi… Yani, ne alâka?..

Başkaca alâkalar yahut alakâsızlar ya da argo tabiriyle kel alâkalardan:

Bir anti grup var ya hani, anti falanlar… Gerçekten anti bunlar, memleket insanının birçok değerine anti, fikre anti, tefekküre anti, tasavvufa anti, pek çok hak ve hakikâte anti. İşte bu adamların baş adamları, yani baş anti atıp tutuyor hasedinden. Mirzabeyoğlu konferansında falana laf etmemiş de, konferans salonu hizmetine sunulmuş da gibi laflar. Anti deyip dışarda bırakıyoruz biz de, mevzuu bahis etmeye de gerek olmayacak seviyeden çünkü. Hasediyle baş başa kalsın. Bir de baş antinin çevresindeki anticilerin de ipe sapa gelmez lafları; ne alâkaysa?..

İsimlerini ve cisimlerini hususen zikretmediğimiz birkaç münferit, talihsiz ifade yahut tavır olsa da, gayet isabetli, aklı selim tesbitlerin, değerlendirmelerin yapıldığı da bir hakikât. Bu müsbet değerlendirmelerin ne olduğu, kimlerin yaptığı basın ve yayınla zaten tüm kamuoyuna ulaştı. Kamuoyuna ulaşmayan nicesi de dahil. Onlara tekrar teşekkür ederiz, hakikât namusu adına. Kısmen ifade ettiğim birkaç  örnek üzerinden diğerlerine gelince, zaten olumsuzlar olacak ki, Mirzabeyoğlu’nun kimleri rahatsız ettiği de ortaya çıkmış olsun. Kendilerini ortaya çıkarmayan rahatsızlar da var tabii. Kumandan’ın konuşmasında söylediği:

“Salih Mirzabeyoğlu, ezber bozar; ama bunu sadece ezber bozmak için değil, insan ve toplum meseleleriyle ilgili bir dünya görüşü sunar. Sanıyorum ki bu, bilhassa rahatsız edici olandır.”

Nihayetinde dünyadaki milyonlarca, milyarlarca insan muhal farz onu bir milim yerinden kıpırdatmaya, aşağıya çekmeye çalışsa da güneşi yerinden etmeye kimsenin gücü yetmez. İyi, güzel ve doğrunun şahsında tecelli ettiği Salih’ler oldukça… Kıyamete kadar…

Her zaman isimlerden ziyade fikirlerle alâkadar olunması gerektiğinin kanaatiyle, şahıslar üzerinden değil mesele üzerindendir ifâdelendirmek istediklerimiz. Meselelere alâkamız ise, fikirle alâkamız nisbetinde…

23 Aralık 2014

FATMA PARMAKSIZ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir