Mehdi Ve Askerleri!

       Mehdi: Hidâyete eren, doğru yolda bulunan… Kıyametten önce insanlığı doğru yola çağırmak üzere geleceğine inanılan kurtarıcı… Şiilere göre 12 imamın sonuncusu.

Mehdi hakkında bazı hadis-i şerif meâlleri:

“Mehdi ile sevinin. O Kureyş’tendir, neslimdendir. İnsanlar ihtilaf ve sarsıntıya düştükleri zaman zuhur edecektir. Yeryüzü (onun sayesinde) adâletle dolacaktır. Tıpkı zulümle ve tecâvüzle dolduğu gibi. Gök ve yer sakinleri ondan râzı olacaktır. Malı doğru olarak taksim edecektir.” Denildi ki: Doğru ne demektir? Cevap verdiler: “Müsavî olarak” demektir. Ümmet-i Muhammed’in kâlbini zenginlikle dolduracaktır. Adâleti onları kapsayacaktır. Hatta bir münâdiye emredip şöyle seslenmesini söyleyince: “İhtiyacı olan yok mu?” Kimse gelmeyecek bu çağrıya. Yalnız tek bir adam gelecek ve ondan isteyecek. Ona: “Haydi hazinedara git de sana versin” diyecek. O da gelerek: “Haydi daldır elini” diyecek, elini öyle bir daldıracak ki taşıyamayacak. Bu sebeple onu yere bırakıp taşıyacağı kadar alacak. Onunla çıkacak (dışarı) fakat pişman olup şöyle diyecek: “Muhammed ümmetinin (açlıktan) en çok korkanı ben miyim? Hepsi bu mala çağrıldı. Benden başka herkes bunu terk etti. Bunun üzerine aldığını geri vermek isteyecek fakat haznedar: “Biz verdiğimizi geri almayız” diyecek. Böylece (Mehdi) orada (dünyada) altı, yahut yedi, yahut sekiz, yahut dokuz yıl kalacak. Artık ondan sonra hayatta hayır yoktur.” (Cilt 1, s. 29)

   “Size Horasan tarafından siyah bayraklı bir ordu zuhur edecek, karda sürünerek dahi olsa onlara katılın. Çünkü o, Allah’ın halîfesi Mehdi’dir.” (Cilt 2, s. 873)

   “Başında ben, sonunda Meryem oğlu İsa, ortasında ehl-i beytimden olan Mehdi’nin bulunduğu bir ümmet nasıl helâk olur.” (Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Râmüz’ül Hadis, Çev: A. Pamuk- N. Erdoğan, Pamuk Yay., Cilt 2, s. 999)

   Mehdi Resûl ve İsa (a.s.) hakkında daha nice hadis-i şerifler vardır. Bu hadis-i şeriflerin nezaretinde fikir yürüten ulemâ ve müfessirlerin ekseriyeti ahir zamanda Mehdi’nin zuhur edeceği hususunda ittifak etmiştir; bu hususta bir icmâ-ı ümmet; ümmetin ulemâsının bir fikir birliği vardır. Yâni, ehl-i sünnet fakihleri tarafından kalême alınan fıkıh eserlerinde, mutasavvuflar tarafından kalême alınan tasavvuf eserlerinde, müfessirler tarafından kalême alınan tefsirlerde, hadis âlimleri tarafından derc edilen hadis külliyatlarında, Milel ve Nihâl gibi sapık ve bâtıl fırkalara yazılan  reddiyelerin tamamında, mezhepler tarihi hakkında yazılan eserlerde, vaaz ve nasihat kitaplarının tamamında velhasıl, ehl-i sünnet ulemâsı tarafından kalême alınan hemen tüm eserlerde –az da olsa- ısrarla; “kıyamete yakın bir zamanda İsa (a.s.) ve Mehdi’nin zuhur edeceği; Deccal’i öldürecekleri, dünyayı âdil bir şekilde yönetecekleri vb.” şeklindeki haber ve rivâyetlerin sahih olduğu, dolayısıyla müslümanların buna inanması gerektiği vurgulanır. Kısaca; icmâ-ı ümmet, bu minvaldedir. Birkaç sapık fırkanın aykırı beyan ve bâtıl iddiaları buna bir halel getirmez. Ol sebepten bütün ehl-i sünnet mensupları İsa (a.s.) ve Mehdi’nin kıyamete yakın bir zamanda zuhur edeceğine inanır…

   Tarihte nasıl bir kısım kâfir şahıslar kendilerini “ilâh” addetmiş, bir kısım kâfir ve münâfık şahıslar kendilerini “peygamber” ilân etmiş; bâtıl oldukları hâlde hak olduklarını iddia etmiş, o hesap, tarihte kendilerini Mesih veya Mehdi ilân eden yüzlerce sapık da zuhur etmiştir. Bunların iddialarının yerini bulmaması da, icmâ-ı ümmete bir zarar vermez. Yâni, ne İspanya’da Engizisyon sürgünü neticesinde İzmir’e yerleşen Yahudi Sabatay Sevi’nin Mesih olduğunu ilân etmesi, fakat bu iddianın yerini bulmaması, ne de, 1980 yılında Kâbe’yi kısa bir müddet işgal eden ve neticede Kralın buyruğuyla (!) Fransız komandoları tarafından katledilen, şahsın “Mehdi”lik iddiasının yerini bulmaması icmâ-ı ümmet’e bir zarar vermez.

   (Şunu da bir not olarak nakledelim: Abdulhamid Han’a, Efgani adlı sapığın; “Irak’a gideyim, Şam’a gideyim Mehdi olduğumu ilân edeyim, destek ver” şeklinde müracaatı, neticede reddedilmesi dahi, kimlerin yalana tenezzül ettiğine dair kat’i bir misâl olsa gerektir.)

   Kıyametin ne zaman kopacağı hiçkimsenin bilgisi dahilinde değildir. Henüz kıyamet kopmadığına göre, İsa (a.s.) ve Mehdi Resûl’ün zuhur etmeyeceğini iddia etmek bâtıl bir itikat olsa gerektir. Çünkü; Müfessirlerin kalême aldıkları tefsirlerde de, hadis-i şerifler ve bu hadisleri tefsir eden müfessirler de, ehl-i sünnet ulemâsı da, bunlara itibar eden ittiba ehli de, İsa (a.s.) ve Mehdi Resûl’ün “Kıyamete yakın zuhur edeceği” inancındadır. Henüz kıyamet kopmadığına göre bu inancı “bâtıl” addetmek, “müneccimlik” bir tarafa, bâtıl itikadın ta kendisi olmaya ziyadesiyle müstehaktır.

   Diğer taraftan meâlen; “… her yüzyılda bir müceddid gelecektir!” müjdesine binâen, bu müceddidlere “Mehdi” denmesinde herhangi bir mahsur olmadığı, ulemânın ortak kanaatidir; icmâ-ı ümmettir.

   Henüz “kıyamet kopmadı!” bekleyen, kalan, bu zuhurları bizzat görecektir…

   Hani bir de İsa (a.s) ve Mehdi inkârcıları “gaybın bilinmez olduğunu” ısrarla vurguluyorlar ya, bunlara sormak lâzım, “kıyamet kopmadan evvel İsa (a.s.) ve Mehdi’nin geleceği inancını reddetmek, gaybden haber vermek olmaz mı?” diye! Henüz zuhur vakti gelmeyen şeylerin, ebediyyen gelmeyeceğinin iddia edilmesi “gayb”den haber vermek olmaz mı? diye! Böyle bir iddia “kâhinlik” olmaz mı? diye! Kâhinlik bir tarafa, böyle bir iddia, Peygamber Efendimiz (a.s.v.) tarafından bildirilen bir gayb haberini inkâr etmek olmaz mı? diye!..

   Efendisi! Adamlar, bu tür rivâyetlerin “uydurma!” olduğunu söylüyormuş, neden inkâr olsun muş ki!

   Peki! İsa (a.s.) ve Mehdi’nin kıyamete yakın zuhur edeceğini inkâr etmeyi gerektiren bir Naas var mı? Yok! O hâlde, bu adamların inkârının “uydurma” olduğunun (olabileceğinin) kabul edilmesi daha mâkûl olmaz mı? Henüz zuhur vakti gelmeyen şeylerin, vakti geldiğinde zuhur edeceğine inanmak daha makûl olmaz mı? Henüz vakit gelmediğine ve kıyamet kopmadığına göre, İsa (a.s.) ve Mehdi’nin zuhur edeceğine inanmak, bu zuhuru inkâr etmekten, ziyadesiyle mâkûl olsa gerektir. Hâsılı, henüz kıyamet kopmadığına göre İsa (a.s.) ve Mehdi’nin zuhur edeceğini inkâr edenlerin görüşleri kesinlik kazanmış değildir ki, buna itibar olunsun…

   Henüz kıyamet kopmadığına göre, İsa (a.s.) ve Mehdi’nin zuhur edeceğine inananların görüşlerine gelince; hem müfessirlerin İsa (a.s.) ile ilgili bazı âyet-i kerimeleri tefsirleri ve rivâyet edilen hadis-i şerifler vesilesiyle, hem de bu “ölçüler” çerçevesinde ulemâ’da hâsıl olan bir “zann-ı gâlip” kanaat vesilesiyle bu itikad, itibar edilmeye ziyadesiyle lâyıktır. Henüz kıyamet kopmadı. Dolayısıyle; İsa (a.s.) ve Mehdi’nin zuhur edeceğine inanan mü’minlerin üzerine düşen vazife, “kuru kuru kurbanın olayım!” nakaratlarıyle bu şahsiyetlerin zuhurunu beklemek yahut inkârcılara ıspat telaşı gütmek değil, bu şahsiyetlere lâyık bir mevkiî işgal etmek, kendini bir asker olarak yetiştirmektir. Dolayısıyla bu askerlerin bazı özellikleri hakkında kısa bir mülâhazada bulunmayı zarurî görüyoruz.

   MEHDİ’NİN ASKERLERİ NASIL OLMALI?

 Bir hadis-i şerif meâli:

   “Mehdi’nin askerleri Bedir ehli sayısıncadır. Onlar, geceleri âbidler gibi dua eder, gündüzleri arslanlar gibi çarpışır. Kendilerine katılanlar olduğu zaman sevinmedikleri gibi, kendilerinden ayrılanlar olduğu zaman da üzülmezler…”

   Bu hadis-i şerifde müfessirler, Mehdi’nin askerlerinin herbirisinin geceleri birer “âbid” gibi ibadet edeceklerini ve gündüzleri de birer arslan gibi çarpışacaklarını haber vermektedir. Tefekkür’ün “bir nevî ibadet olduğu” ve “Bir âlimin bir lâhza tefekkür’ünün, bir câhilin bilmem kaç yıl ibadet etmesine denk geleceği” gibi ölçüler nazara itibara alındığında asıl “âbid” kim?, idraka kalmış.

   (Daha nice hadis-i şerifler, Mehdi ve askerlerinin özelliklerini bir bir işaretlemektedir.)

   Âbid olmanın hassasiyetine binâen âbid ve ibadet hakkında kısaca:

   Âbid: Kul, köle, bende Âbid: İbadet eden, çok ibadet eden zâhid…

   Kul: Allah’ın yarattığı mahlûk. Allah’a nazaran insan. Hür olmayan köle, esir. Birinin bağlısı… Sultana bağlı asker veya hizmetli. Kapı kulu… Abd. Allah tarafından yaratılmış olan, mahlûk, insan. Kul, köle…

   İbad: Abdler, kullar, ibadet edenler… İb’ad: Uzaklaştırmak, kovmak… Sürmek…

   İbadet: Allah’a karşı kulluk vazifesini yerine getirme, Allah’ın rızâsına uygun hareket etme, tapma, tapınma, takvâ, taat… Namaz, oruç, hacc, zekât, vb. farzları yerine getirme… Kulluk… Şükran ifadesi.. Yapılmasında sevab olup, ihlâsla yapılan herhangi bir amel. (İbadetin ruhu ihlâstır. İhlâs ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse o ibadet bâtıldır. Faydalar, hikmetler, yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.)

   Dua: Esasen dâvet gibi çağırmak mânâsına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya meydana gelen talep ve niyaz mânâsına âdet olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır ki dua dinledim, dua okudum denir. Duanın hakikati, kulun, şanı yüce olan Rabbinden mütevâzi bir şekilde medet, ihtimam ve yardım dilemesidir.

   Tövbe: Serî es-Sakati dedi ki: “Tövbenin hakikati nedir?” Dedim ki: “Ne için tövbe ettiysen onu hiç unutmamaktır.” Serî es-Sakati dedi ki: “Ama bize göre tövbenin hakikati bu değildir. Hangi şey için tövbe etmişsen onu akla getirmemektir.”

   Eğer bir kul, ibadetine devam ederse bilsin ki, yüce Allah onun ibadetini kabul etmiştir. (Abdülmecid Hânî, Nakşibendilerin Gül Bahçeleri, Trc: M. Emin Fidan, Yasin Yay., Aralık 2003, s. 250)

   Erenler der ki; “Ey zâhid, kendine gel. Yüce Allah dünyanın her şeyini “az bir şey” olarak tanıttı. Onu terkedip zâhid olsan ne olacak! Zavallı âlim ilmin ne kadar ki? Dünyadaki ilimlerin hepsi verilse, levh-i mahfuzdan bir satır  etmez.”

   Bir fakih’in bin âbid’e olan üstünlüğü, bir Rabbânî âlimin, yetişmesine vesile olduğu kadar şehid’e olan üstünlüğü, bir şehid’in kuru bilgi sahibi olan allâmelere olan üstünlüğü vesair, hatırlatmakta da fayda var.

   Çocukken akıncı büyüklerimiz derdi ki; “üç kişi biraraya geldiğiniz zaman içinizden bir emir tâyin edin!” Emirsiz geçen günde hayır yoktur. Hilâfeti kaybettik, hiç olmazsa o ruhu diri tutalım. Bir gün bu müesseseyi topluma hâkim kılabilmenin ruhunu kaybetmeyelim. Ve daha kimler neler derdi ki, şimdi bu diyenlerin ekseriyeti iktidarcılık oynuyor, bazıları; (şehidler) kanıyla suladı toprağı, bazıları hiçbir şekilde küffara boyun eğmedi; şehidlik yahut gâzilik şuuru ile mücadelelerini devam ettiriyor; bir gün muzaffer olmak için…

   Hilâfetin ilga edildiği tarihten biraz evvel kaynanan İslâm vatanı, Hilâfetin ilgasından bu tarihe kadar bir türlü durulmadı, durulacağa da benzemiyor çünkü; o tarihten itibaren ümmet, “devlet çapında” temsil edilebilmekten mahrum bir hayat sürüyor. Cemiyet o tarihten itibaren kendinden olan bir “Emir” tarafından sevk ve idare edilmek bir tarafa, bizzat küffar yahut onların yemlediği “otorite”ler (!) tarafından bir “koyun sürüsü” gibi güdülüyor. Bu otoritelere itiraz edenler, acımasız bir şekilde işkencelere tâbi tutuluyor, en feci silahlarla yaşına, cinsiyetine bakılmadan katlediliyor. Bütün bunlar “ümmet çapında bir devlet” olmamasından kaynaklanıyor. Bu belâlı acıya işaret olarak  Moritanya Kadiri Tarîkatı Şeyhi Ma’âl Ayneyn el-Kalkâmi (Öl. 1910) keramet çapındaki ifadelerini nakletmekte büyük fayda mülâhaza ediyoruz, şu:

  “İlâhi maksat ancak Osmanlı Devleti’nin seçkin sultanlarınca gerçekleştirildi. Çünkü onlar yöneticilerin en kudretlisiydi. Onlardan sonra Mehdi ve Hz. İsa’nın zuhuruna kadar ümmet çapında bir devlet olmayacaktır. İngilizler ve Fransızlarla savaşacaklar, yedi iklimde örgütlenmek için gerekli uzun ele, en kuvvetli devlete sahip olacaklardır. Bunların hiçbiri onlardan önceki herhangi bir devlete bahşedilmemiştir.”

   İslâm dünyasında Osmanlı devletinin yerle-bir edilmesinden sonraki manzara nazara itibara alındığında her fikir ehli, bu keramet çapındaki hikmetli ifadeyi tasdik eder, zira “ümmet”, bir türlü durulmamıştır, durulacağa da benzemiyor. Çünkü; Ümmet çapında bir devlet olan Osmanlı parçalandıktan sonra, onun hâkim ve hâdim olduğu topraklarda elli küsür devletçik kurulmuş, bu devletlerin her biri ümmetin hayrına bir icraatta bulunmamış; ümmetin haklarını sâlibin karşısında adam gibi müdafaa edememiştir. Bu devletlerin her birisi ümmetin haklarını müdafaa etmek bir tarafa, ümmetin herşeyini küffara peş-keş çekmek için âdeta birbirleriyle yarışmıştır. Bu devletleri yöneten umerâ’nın belki de son kozu “demokratik İslâm”, “teokratik hilâfet” vesair masallarıdır ki Türk Hükûmeti’nin; “laiklikle İslâmın birarada yaşanacağını gösterdik” şeklindeki beyanatı ve Tunus Hükûmeti’nin; “Şûra Sûresi’nde demokrasiye işaret eden âyetler var!” türvâri beyanatı buna dair birer misâldir. Hâlbuki dün, bu insanlar böyle demiyordu.

   Mevzuumuz Mehdi’nin askerleri.

   Mehdi’nin askeri olmayı kim ister?; hangi müslüman böyle bir şerefe nâil olmayı istemez ki?

   Bütün mesele Mehdi’nin askeri olabilecek bir mevkiî işgal edebilmekte. Yâni, “ne şiş yansın, ne kebab!” hesabı, hiçbir çile ve ıstırap çekmeden; istediğin câmii’de namaz kılmanın verdiği avantajla, istediğin zaman umre yapmanın, sıran gelince “çekilişte” çıkan hacc’ına gitmenin verdiği avantajla, eline geçirdiğin bir kalêmle “sarı sayfalardan kopye çekerek” makale yahut kitap yazmanın veya internetten apardığın bilgileri “kes-yapıştır” suretiyle makale yahut kitap hâline getirmenin verdiği bir avantajla, velhasıl gelsin çaylar, gitsin pastalar ortamında Mehdi’nin askeri olunamayacağının şuuruna varılması, bir zarurettir.

  Hani, yanlış anlaşılmasın. Bir Koca Yusuf yahut Adalı Halil gibi er meydanında sırtın yere gelmeyecekse, bir oturuşta bir öküzü yemenin hiçbir mahzuru olmaz; küffarın sırtını yere getir, burnunu yerlerde sürt de, bir vâdi dolusu öküz,  helâli hoş olsun; afiyet olsun yiğidim!

   Hani “zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir!” diyen Üstad’ın sofrasına akın akın koşmaya namzet yiğitler, küffarın burnunu yerlere sürten bir yiğide meşru çerçevede sahip olduğu her şeyde helâllik verir…

  Mehdi’nin askerlerinin “bir âbid” ve “bir arslan” gibi olduğu sözünün üzerine ne söylersek söyleyelim, hepsinin bir teferruat olacağı anlaşılır ki, “asla bağlı teferruat”ı bir bir işaretlemek de, üstün idrak sahibi mütefekkirlerin harcıdır. Aydınların vazifesi, bir “köprü” olmak…

  Üstad Necib Fazıl’ın; “İslâm, cihadda iki ûlvî vâsıta kullanır; biri kılıç, diğeri kalêm!” diye işaret buyurduğu her iki vâsıtayı gereği gibi kullanma liyâkatına ermiş her fert bugün, Mehdi’nin askeri olmaya namzettir, denirse, hata söylenmiş olmaz. Mehdi’nin askerleri de, herşeye hazırdır.

   Bu mânadan olmak üzere “Umeyr b. Habib (r.a.) Hazretleri oğullarına vasiyetinde: “Herhangi biriniz, iyiliği emredip kötülükten menetmek isterse, ondan önce işkenceye hazırlansın ve Allah’dan sevab geleceğine kesin kanaat edinsin. Çünkü her kimin Allah’dan sevaba kesin kanaati olursa, dokunan eziyeti duymaz.” der.

   Hulâsa: Bir âbid gibi olmak, bir arslan gibi çarpışmak; kalêm ve kılıç vâsıtalarını gereği gibi kullanmak, bu vâsıtaları gereği gibi kullananlardan fayda devşirmek, her türlü acıya sabretmek, öcünü alacağı günün iştiyakıyla kavrulmak, küffarın burnunu yerlere sürtmek, ilânihaye, Mehdi ve askerlerinin meziyetidir.

 

Öyle ki, bu askerlere kalêm yontmak, kılıç bilemek hatta, ekmek pişirmek dahi, yücelerin yücesi bir vazifedir. Bu vazife şuuruyla hareket eden hiçbir müslüman da, behbahd olmaz. Vesselâm.

Sedat BULUT

- Gösterim: 758

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir