KÜLTÜR DİNİ 

Dînî bakış açısı ve “yaşantısı”ndan neşet eden kültürün kendisi din değildir, dindendir, Bir nebze ahlâk gibi, tasavvuf gibi!

Tasavvuf, yaşanan bâtın hallerinin ve hikmetlerinin arayıcılığında Allah’a (mutlak hakikate) erişme çabası, bu minvalde “uhrevî” bir yolculuk.

Şeriatın ve tabi ki tasavvufun, hikmet ve ruh hâlinin yer yer pıhtılaşıp belirginleşmesine dînî kültür veya ahlâk denilebilir.
Bu kültürden yola çıkarak bir Müslüman kendince (tahkikî değil de taklidî) dinini yaşıyor olabilir. Fakat esas olan din kültüründen yola çıkıp “yaşamak” değil de; Kur’an ve hadislerden hareket etmek ve buna göre dinini yaşamak mâkbul olanı. Ne var ki; bu metot müctehid çabında eğitim ve birikimi gerekli kılar, bu da nadir kullara nasip olan bir derecedir.Bu metod mevcut dînî kültüre katkı sağlar, zenginleşmesine yol açar.

Fikrî planda “kültür”den hareket edenler (yeterli dînî esas ve iç disiplin bilgisinden mahrum olunduğu takdirde) hata ve yanlışlara sapma ihtimalini hep yanlarında barındırırlar. Bu sistem, adeta farklı ve yeni bir din peydahlamak gibi cinayet çapında sonuçlar doğurabilir. Üstad Necip Fazıl’ın “Hakikatlerden Hak’a giden değil; Hak’dan hakikatlere yol alan, yol arayan” metodu hatırlanmalı.

Kültürün bazı unsurları, onu doğuran esas kaidenin veya pirensiplerin bilinmesiyle doğru anlaşılabilir ve yerine oturtulabilir.
Nefsin kademelerinin ne olduğu, onların teker teker nasıl aşılabileceğini, buna bağlı olarak da insanların ruhî bir sınıflandırma içine girdiklerini bilmeden veya göz önüne almadan yapılan din mensuplarının değerlendirmesi hatalar doğurabileceği gibi bazı kişi ve kesimlere haksızlık da edilebilir.
“Şeriatın zâhirini âlimler, bâtınını evliyalar, bâtınının bâtınını peygamberler, sonraki bâtınını da Allah’tan başkası bilemez” hadisi bu mevzuyu açıklar mahiyettedir.

Osmanlı sonrası, tam bir kıtlık ve kuraklık yaşayan kültürümüzün kendine ve aslına dönmesi ve yeniden yeşermesi yolunda varlık gösteren üç beş münevver ve entelektüelden biri olan merhum Nurettin Topçu’nun, İslam ve İnsan adlı eseri, sözünü ettiğimiz bir kültür vasatında önemli ve değerli bir sîma olduğunun belgesidir. Eser,1960’ların sonlarına doğru bazı dergi ve gazetelerde yayınlanmış olan makalelerden demetlenmiş.

Düşünce hayatımıza fırlattığı kıvılcımların onu tutuşturup yeniden canlanmasını hayal eden bir isimdir Nurettin Topçu.

Batı düşünce tarihini okumuş ve buradan hareketle kendi düşünce ve kültürümüze “suni teneffüs” yaptırmaya çalışan…
Tüm bu vasıf ve gayretleri İslam’ın iç dokusuna aykırı düşen bazı fikirleri olduğunu da görmekten bizi alıkoymamalı.

Eserinde yoğunlaştığı, düşünce, dînî çevre ve din görevlileri konularında yaptığı değerlendirme ve tenkitleri haklılık payı taşısa da, bu olumsuzlukların en sonuncu ve en şedid sebebi olan Cumhuriyet İnkılâplarının adını hiç anmamış olması düşündürücü ve üzücüdür meselâ. Meselâ bir harf devriminin bu ülkeye, bu kültüre ve bu millete verdiği zarar, yaptığı tahribat enine boyuna anlatılmalıydı.

Mevcut tefekkür kelliğimizin asıl sebebini tefekkür geleneğimizde görür Topçu. Abbasi döneminde yapılan Antik Felsefe eserlerinin tercümesi İslam toplumunda kafa ve mide bulanmasına yol açtığını, sapık temayüllerin oluşmasına sebep olduğunu vurgular. Akabinde de felsefenin tamamen yasaklanmış olmasını eleştirir.Hele içtihad kapısının kapatılmış olması çok ciddi bir yanlıştır ona göre.

Bu dönemde baş gösteren Antik Felsefe’yi men ettikten sonra özellikle Aristo felsefesinin mantık olarak yüzyıllar boyu yaşatıldığının altını çizer. (Kıyas nazariyesi) Merhum Hocaya göre tefekkür dünyamız Batı felsefesinden “ilham” alarak oluşmalıy ve yoğunlaşmalıydı.

Tefekkür geleneğimiz istenilen seviyede verimlilik göstermemiş de olsa bu daha sonra göstermeyeceği anlamına gelmez. Yeter ki; altın yumurtlayan tavuk fıkrasındaki gibi önü kesilmesin, büsbütün hayattan men edilmesin. İşte bu yapılırsa hergün bir altın veren tavuk büsbütün yok olur, o altından da mahrum kalınır. Bunu Cumhuriyet dönemi “düzenlemelerinde” yaşadık ve gördük.

Söz konusu Cumhuriyet devrimlerinin yol açtığı dînî, milli, sosyal, ekonomik, psikolojik ve idari depremler yeterince irdelenmezse, yapacağınız her değerlendirme yanlış ve sakat sonuçlar doğurur. Misket bombaları gibi patlayan devrimlerin hiç biri enine boyuna düşünülmüş, tartışılmış, uzman heyetlerce sıkı bir değerlendirmeye tabi tutulmuş değildir. Hasılı belki, elli-altmış, belkide bir yüzyıl gerektirecek değişimler alelacele beş-on yıla sığdırılmıştır.Görüldüğü gibi tüm iddialar fos çıkmış, ülkemizi en az bir yüz yıl geriletmiştir. İşin kötüsü de durumumuz içinden çıkılması mümkün olmayan bir hal almıştır.

Bu sürecde hiçbir şeyi asliyetine uygun işlemeyen toplum unsurları korkunç bir nitelik kaybına uğramış, yozlaşma ve yabancılaşma uçurumun kenarına getirmiştir bizi.
Bu hengamede din temsilcilerinin aslına uygun bir nitelikte olması düşünülebilir mi? Elbette bu mümkün değil. Devrimler öncesi, yani Osmanlı’nın son dönemlerinde toplum unsurlarının “mükemmel” olduğunu ve işlediğini iddia edemeyiz elbette. Ne var ki, durgunluk ve bulanıklık yozlaşmış ve yabancılaşmıştır bu sefer de. Yani daha da beter bir hal almıştır.Yunuslar, Arâbîler, Mevlânâlar o toplum yapısı ve keyfiyeti içinde yetişir. Dolayısıyla Merhum Hocanın sıklıkla üzerinde durduğu “din yozlaşması” tarihi bir sürecin verdiği bir sonuçtur.

“Sultan Abdülhamid’in örnek hükümdar olduğuna, yakın tarihin bunca belgelerine rağmen halkı inandırıyorlar.” (Syf: 42) Bu tarihle ilgili, tarihi yanılgıya düşen sadece kendisi değildir; çağdaşlarından bir çokları (bunların içinde şaşkınlık veren isimler de var) Ulu Hakan Abdülhamid’e dış düşmanların emellerine uygun bir şekilde savaş açmışlardır.Yeri gelmişken bilinen şu hakikatı da tekrar etmekte fayda görüyorum: Müslümanın, Ateistinin, sağcısının solcusunun “Kızıl Sultan” diyerek saldırıp hakaret ettiği, hatta küfrettiği bir dönemde ilk defa Üstad Necip Fazıl bu ayıbı temizlemiş ve “Ulu Hakan Abdülhamid Han” diyerek onun din ve memleket sevdalısı olduğunu, tek kusurunun ise aşırı merhamet sahibi olmasını haykırmıştır.

“Hıristiyanlıkla ruh dünyasının güneşi gibi parlayan ve İslam’da kemaline ulaşan aşk ise bize Allah’ı tanıtan yetidir.”(Syf: 46)
” Bu esaslar aslını kaybetmemiş her dinde bulunuyor.” (Syf: 47)
1960’larda “aslını kaybetmemiş” hangi dinler vardı acaba yeryüzünde?

“…kâh peygamberi ilâhi huzura çıkaran Mi’raç gibi bir muazzam ruh hadisesini cennetten gelen bir binek hayvanıyla ve bedenle izah etmek sûretiyle olayın değer ve manasını hiçe indirici deli saçmalarına baş vuruyorlar.”(Syf: 59)

İşte “kültür”, hareket noktan olursa bu hataları yapma ihtimalin her zaman olacaktır. Ehli Sünnete göre Mi’raç hem ruhânî ve hem de cismânîdir.

“Halli istenen tek mesele, namazda Kur’an’ın Türkçe okunup okunmaması meselesidir ki bu da bir din psikolojisi meselesidir. Ancak bu ilmin hükümleriyle halledilebilecek bir dâvadır.” (Syf: 104)

Yine olmadı işte; her ilim kendine mahsus kanun ve pirensiplerle oluşur ve tekâmül eder.Dinler de kendi kanun ve hükümleriyle din olurlar. Başka bir ilmin hüküm ve verileriyle dini inanç ve anlayışı inşa edemezsiniz

Be the first to comment on "KÜLTÜR DİNİ "

Leave a comment

Your email address will not be published.


*