Köprünün İki Başı

Osmanlı, T.C.ye göre daha müphem bir devlet yapısına sahipti. Devletin müşahhaslaştığı hastane, okul, adliye gibi kurumlar içerik olarak aynı değildi. T.C bu yanıyla daha somut bir yapı arz etmektedir. Zira “tek tip” bir yapıya sahiptir.

Osmanlı yükselme döneminde her açıdan hizmet veren ve himaye eden bir “baba” hüviyetindeydi. Bu daha sonraki devirlerde lif lif çözülecek ve kendisi destek almaya ve himaye edilmeye muhtaç duruma gelecektir. Cumhuriyet dönemindeyse halkı küçümseyen, dışlayan ve onlara “kul” olduklarını ima eden bir devlet çıkmıştır ortaya. Fertlerin köleliğini men eden Batı kökenli “yenidünya” bu sefer toplumları köleleştirmenin kavgasını ve stratejisini ortaya koydu. Yeni Türkiye Devleti işte bu fırtınaya yakalandı.

            Yükselme döneminde Osmanlı padişahları mülkün yegâne sahibi olan Allah’ın vekilleriydi. Peygamberin varisi konumlarına paralel bir sorumluluk şuuruna sahiptiler. Savaş meydanında şehitliği arzulayacak ve bunun için dua edecek kadar dindardılar. Yıkılma dönemlerinde bu şuur yer yer bozulmuş saltanatın himayesi öncelik kazanmıştır. Dikkat edilirse tabandan tavana doğru bir sevk ve idare anlayışı yerine, tavandan tabana doğru inen bir anlayış peydahlanmıştır. Cumhuriyet dönemi ise tavandan tabana inen idarecilik felsefesi en koyu ve keskin bir şekilde benimsenmiş ve uygulanmıştır.

         Duraklama döneminde iç hazine padişahın özel mülkü gibi anlaşılmaya başlandı. Bu anlayış, aslında duraklama döneminin işaretlerinden biriydi. Oysa yükselme döneminde bir şekilde harcanan iç hazine kolektif olarak toplanır ve tekrar yerine getirilirdi.

         Yükseliş döneminde Osmanlı muazzam bir servetin sahibiydi. Enflasyon döneminde bu servet dar bir kesimin eline geçti. Yine yükseliş döneminde bu “servet”, savaş ve zafer yolunda kendine başvurulan bir fon iken, tökezleme döneminde ise bir siyasi güç ve toplumu kontrol altında tutmaya yarayan bir fon haline geldi.

         Bu demektir ki siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan çöküş dönemine girdiği halde (17. yy) daha uzunca bir süre hayatiyetini bir şekilde sürdüren Osmanlı, bu sürdürüşü önceki asırlara, yükseliş dönemlerinin birikimine borçludur.

Osmanlı son dönem padişahlarının içine düştüğü çelişki toplumsallaşınca, yani toplum derinliğine doğru sirayet edince felaket bir köy çobanının bile görebileceği bir hal aldı.Cumhuriyet döneminde ise bu çelişki devlet politikası haline getirildi.

         Yükseliş döneminde Osmanlı tebaası, merkeze itaat ederek devletine kazandırıyordu. Bu aynı zamanda ondan, verdiğinden fazlasını istemek anlamı taşıyordu. Merkezde (iktidar) aldığından fazlasını ona iade etmek durumundaydı. Bu düzen böyle sürüp gitti. Değişen şartlar, zamanla bu dengenin kurallarını zorladı ve bozdu:

 “Ben iktidarım! Sen verecek ve verdiğinin fazlasını benden beklemeyeceksin. Artık o dönemler bitti. Yoksa savaşacak daha çok “kul”lar bulurum ve hatta var!” ihtarını yapıyordu.

Genişleyen memleket sınırlarının da bir açıdan dayattığı bu oyunbozanlık her şeye rağmen bir süre daha idare edildi. Kanunî döneminden itibaren aleniyete döküldü. Evet, oyun bozulmuştu. Veren el, fazlasıyla alan el; alan el fazlasıyla veren el (merkez – çevre) oyunun sosyolojik tanımıyla böyle işliyordu. Aslında aşkı yitirmek ve eşya ve hadiseler karşısında ne yapacağını bilememek ve o “eşya ve hadise”lerin tuzağına düşmek… Hem de ne düşüş!

           Cumhuriyet döneminde (1945’e kadar) merkez-çevre ilişkisi keskin ve kalın hatlarla bölündü. Merkezin dediği dedikti. Çevre (halk) yok sayıldı. Zira çevre cahil, yobaz ve seviyesizdi(!).

         Devlet, milletin genetik yapısına kayıtsız kalmaya başlayınca merkez-çevre ilişkisi ayrışma, uzaklaşma ve hatta yer yer zıtlaşmalara dönüştü. Halk nazarında sultanlar yabancılaşmış, sultan nazarında da halk yozlaşmıştı. İşte böyle büyüdü uçurum.

          Cumhuriyet döneminde de aynı yanlış ve satıhçı anlayış keskinleşerek devam etti.

         “Geminin içindeki su o geminin felaketi demek. Ama dışındaki su ise o gemi için elzem, gerekli.” (Mevlana)

         İç içe geçmiş daireler düşünün; bu dairelerin hem kendi kendine ve hem de içindeki ve dışındaki dairelerle etkileşim halinde. Bu etkileşim elbette karşılıklı gelişiyor. İşte söz konusu bu karşılıklı etkileşim çelişki ve çatışmalar içerdiği gibi çelişki ve çatışmalardan arınmış “damarlar”ı da barındırır.

1-    Fert – Devlet – Toplum

2-    Fert – Toplum- Devlet

3-    Toplum – Fert – Devlet

4-    Toplum – Devlet – Fert

5-    Devlet – Fert – Toplum

6-    Devlet – Toplum – Fert

Osmanlının yükseliş döneminde, en güçlü ve kavi unsuru hangisiydi? Fert mi, toplum mu, devlet mi?

Yükseliş döneminde devlet ve toplumu kuran yönlendiren ne ise (gerçek saik ne ise) çöküşte de aynı unsurun (bu sefer negatif olarak) öne çıktığını söyleyebilir miyiz?

Batı’da, devletin hor bakıp hor davrandığı halka kiliselerin sahip çıkması kiliseye taban oluşturmuş ve böylece kilisenin güçlenmesini sağlamıştır. Gün geçtikçe bu gücüne güç katan kilise, sosyal gelişimlere müdahil olmaya başlayınca adeta bir “devlet” olma konumuna gelmiştir. Devlet ise kilisenin bu yükselişinden derin rahatsızlıklar duyunca devlet – kilise çatışması başladı.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir