Kabiliyeti Emre Vermek!

Kabiliyetini, liderin ve davanın emrine verebilme kabiliyetine erişmek!

Her an bir başka ve yeni imtihan içinde olmanın şuuruyla hem iç dünyasında nefsi ile ve hem de dış dünyasında, dış dünya ile mücadele vermenin çetin ve keskin mücadelesini kılcal damarlarına kadar yaşayan dava adamı destansı ve tarihi bir imtihan içindedir.

Her dönem ve devirde bu ulvi borcun ifasında “nasipliler” olduğu gibi nasipsizler de var olagelmiştir. Bunlar da derece derece indi ilahide makam sahibidirler… Cennet ve cehennem de öyle derece derece değil midir?

Belki bir işe yüksek kabiliyet doğuştan olabilir ama bu kabiliyeti liderin ve davanın emrine verme kabiliyeti şüphesiz iradi bir karar ve fiildir. “Dava adamı” olduğu gibi, aynı davanın “delisi ve divanesi” olanlar da vardır.

Bunca hacimli, kapsayıcı, şümullü, erdirici, aşk ve vecd verici bir külliyatın emsalsiz manevi atmosferinden gıdalanıp gelişen bir gençliğin dava ahlakını parıldatıcı olmazsa olmaz bu vasıfları kaçınılmazdır. Buna rağmen bu vasıflarla vasıflanamayanların bedenleri her nerde ve ne işle uğraşıyor olursa olsun “dava adamı” olamamışlardır.

Böyleleri beş kiloluk bir yükü beş dakika taşıyıp beş yüz saat konuşur. Korkunç bir nefs emniyeti ve enaniyeti içindedirler. Sanki dışarıdan hareketin içine sızdırılmış ve karıştırıcılık vazifesi yüklenmiş gibi aynı hareketin adamlarını karşı karşıya getirmekte son derece kıvrak ve maharetlidir. Laf getirip götürür, dedikodu yapar, birilerine gaz verir, birilerini dolmuşa getirir… Bu münafık tinetliler her dönem ve her devirde varlık vücudu bulmuşlardır. Elbette bu da ilahi bir cilvedir. Allah Resulünün hemen ardındaki safta kaç tane münafığın saf tuttuğunu ve bunların Allah Resulü tarafından isim isim ve cisim cisim bilindiğini siyer kitaplarından okumuşuzdur. İmtihan, imtihan ve imtihan dünyası…

Yavru şeytan bir gün sevinçle babasına doğru koşarak gelir.

-Baba, baba! Bugün ben ne yaptım biliyor musun?

-Ne yaptın evlat?

-Falanca kişiyi, uyku ağırlığı vererek sabah namazına kalkmasını engelledim!

-Ya ben de önemli bir şey yaptığını zannettim. Bu devirde sabah namazına kalkan mı var?

Bir hareketin ulviliği, doğruluğu ve aşk ve vecd doluluğu nispetinde riskleri boy atar. Dağın zirvesine yükseldikçe uçurum büyür. Nitelik değerleri son derece düşük çıkan kişi ve zümrelerin bu tür ciddi risk almaları ve bu riskle yaşamaları olası değil.

-Beni teniste yenen çıkmadı. Şu ana kadar hiç mağlubiyetim yok!

-Sahi mi söylüyorsun?

-Evet! Şimdiye kadar hiç tenis oynamadım ki…

Bir hareket büyüdükçe kâsedeki bala balarılarının yaklaşması gibi sineklerin de yanaşması tabiidir.

Külliyat sürekli okunmazsa, sürekli okunup hazmedilmeye çalışılmazsa, sürekli siyasi ve politik mesele ve mevzuların girdaplarında kulaç atılmaya çalışılırsa olacağı budur. İki ileri, iki geri, hatta üç geri!

O niye öyle dedi? Bu niye böyle baktı? Şu neden böyle yapmadı? Süleyman AS.’ın konuştuğu karınca dişi miydi erkek miydi?

Ulvi borç ve vazife mahzun mahzun bir köşede bekleye dursun incir çekirdeğini doldurmayacak keyfiyete sahip olmayan konu ve meselelerle zamanlar öldürülür.

Hedefi karartanlar, hareketin mensuplarında verimi ve konsantrasyonu düşürücü tavır ve davranışlar sergileyenler Allah Resulü’nün ardındaki safa kadar sızan münafıklar gibidirler. Ama emin olun bu hareket her defasında olduğu gibi bu haşereleri zamanı geldiğinde kusacaktır.

Hazreti Ömer misali bu kabarık olduğu söylenen münafıklar taifesinde kendisinin de olma ihtimali karşısında dehşetli endişelere kapılıp haftalarca ağlayabiliyor muyuz? Kendimizi sorguluyor ve her an içimizde mahkeme kurup kendi kendimizi şeriat/dava karşısında yargılayabiliyor muyuz? Başlarına atanan burnu halkalı kölenin emri altına girmekte zerre tereddüt göstermeyen ulvi sahabe örneği bizim için ne ifade ediyor? Bu dünyada asla karşılığı söz konusu olmayan ve tamamıyla ahiret yurdunda karşılığı olacak ve verilecek bir davaya ve kavgaya (cihada) soyunmuşuz. “Bana Allah yeter!” diyebilmenin ve bunun icaplarını yerine getirebilmenin erdemliliğinden bahsediyorum…

Hastalık yaygınlaşır ve bu şeytani içgüdülü “karıştırıcılar” çoğunluk haline gelirse o hareket onlar gibi olmayan mücehhez bir gençlik gelene kadar ertelenir. Bu sancak her kuşak ve nesilde daha ileri safhalara taşınması ve ivme kazandırılması gerekirken küçük veya büyük çapta akamete uğratılıyorsa bunun vebali ne olur ve kimleri kapsar düşünmek ve anlamak ve hatta idrak etmek gerekir. Ve tabii ki ürpermek…

Cezaevi yıllarını dışarıya çıkınca kendine bunu bir imtiyaz addedip caka satmak da aynı belalı ve mundar bir sapkınlıktır. Çekilen eza ve cefaların manevi verimlerini heder etmektir, yazık etmektir.

“Allah diyen, gel seni ayağından öpeyim!” in açılımını ahlak olarak şahsımızda tecelli ettirmenin borcu altındayız.

Unutma! Kumandanı esir alınmış bir ordunun mensubuyuz.

Be the first to comment on "Kabiliyeti Emre Vermek!"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*