Dünyevileşmek Ve İhanet!

İnsanoğlu, kendine ait olmayan ve kendisinin de ona ait olmadığı dünya gezegenini iyiden iyiye benimsemiş görünüyor. Sadece benimsemekle kalmamış, onu sahiplenmiş, kimseye vermek veya kaptırmak niyetinde olmadığını çok belli ediyor.

Dünyayı benimsemek ve ona sahip çıkmak bana göre biraz hazıra konmak, diyemedin mirasa konmak gibi bir şey… Hiçbir iradi fonksiyonu olmaksızın ve tamamen bir kader sırrı ile içine doğduğu dünya hayatını şöyle veya böyle yaşadıktan sonra yine iradi bir fonksiyonu olmaksızın terk ediyor.

Bilindiği gibi Adem AS. ile başlar insanoğlunun macerası.Cennette İblis’in (şeytanın) oyununa gelen ilk insan ve ilk peygamber Adem babamız eşi ile birlikte dünya sürgününe gönderilir. Eşi Havva ile ayrı kalan Adem uzun yalvarma ve duaların ardından tekrar buluşma ve birlikte yaşama izni alır Allah’tan.

Adem ile Havva’nın bu derin ve gizemli suçu yasak meyveye meyletmeleri… Tabi bu işin yegane fitnecisi İblis’tir. Bilindiği gibi Allah’a isyan eden iblis’in bu isyanına vesile olan tek saik kibirdir.Aynı minval üzere Adem ve eşinin bir nevi isyana dönüşen yasaklanmış meyveyi yemeleri ilk günah olarak insanlığın tarihine geçer. Bazı düşünürlerin bu kıssa konusunda dillendirdikleri detaylı bilgi ve yorumlara baktığımızda Allah’a karşı bir isyandan, bir nevi Allah’ın yerine geçme dürtüsünden ve bunun da şeytandaki “kibir”in onlara kandırılarak sirayet etmiş olduğundan söz edilir.

Böylece dünyaya indirilen bu çift bu yeni yurtlarında yaşamaya ve üremeye başlarlar. Ne var ki şeytandan sirayet eden ve dünya sürgününe sebebiyet veren kötü hasletler (başta kibir) dünya üzerinde kıyamete kadar yaşayacak olan insanlarda da var olacak ve bunlardan bazılarını ve hatta çoklarını günaha, isyana ve dolayısıyla da küfre sevk edecektir.

“Belirli bir süreliğine” dünyaya gönderilen insanlar bu kötü hasletlerin yönlendirmesiyle saflaşacak, savaşacak, kan dökecek ve nice ölümlere sebebiyet verecektir. Paylaşılamayan dünya ve içindekiler sonun da bir süreliğine birilerin tasarrufunda kalsalar da kimseye yar olmayacaktır. Zira insanoğlu ölümlüdür.

Bu saflaşma ve kapışmaların genellikle temelinde “madde ve ruh” vardır. Bu dünyada bir misafir olma ve kalma anlayışının temsilcileri ile bu dünyayı bütünüyle sahiplenme anlayışının saflaşması/kapışması…

Çok eski çağlarda şimdiki gibi isimlendirilmemiş olsa da “dünyevileşmek/sekilerleşmek” ilk insanla başlamış olur. Tabi bunun karşı kutbu da kendince belirginleşir.

Bir çoğunda olduğu gibi bu ibareler de Batı kökenlidir.Sözünü ettiğim hasletlerin tasarrufu altına giren insanlarda dünyayı benimsemek ve hatta sahiplenmek temayülü baş gösterir. Elde ettiği bu dünyalık fatihliği ile rahat/özgür bir yaşam hayal etmektedir. Tabi yine aynı haslet gereği edindiği ve elde ettiği ile asla yetinmeyip daha fazlasını ve daha fazlasını isteyecek, bunun hayalini yaşayacaktır. Sonuçta bir şekilde kurduğu toplumsal sistemlerle bu edinimlerini koruma altına almayı planlayacaktır.

Maddeyi çırılçıplak soyup onun “kılcal” damarlarına kadar bilmek/anlamak istek ve merakı başlar. Bu bir tekamüldür. İnsanlık tarihinde önemli bir merhaledir. Fakat ne var ki bu arayışlar neticesinde elde ettikleri ile yeni safhaların ve daha başka yeni safhaların kapısını aralar. Bütün bunlar o kadar hızlı ve peş peşe gelir ki “diğer” değerleri adeta unutur/önemsemez. Bu unutulan ve önem yitirenler arasında insan da vardır.

Her şeye rağmen “oyuncaklarını” mükemmellik düzeyine çıkartır ve insanoğlunun başını döndürür, hayranlığını kazanır ve haliyle bu hayranlığın peşinden “aptallık” peydahlanır. İşte bu noktada bu dünyevileşen ve dünyevileşme sarhoşluğuna kapılan iddia sahipleri yeni insan ve yeni bir hayattan söz etmeye başlarlar.Cenneti dünyaya taşımaktan bahseden bu iddia sahipleri kendince insanı mutlu ettiklerini zannederken büyük bir yanılgıya kapıldıklarını anlamaları için belki yüz yıllar gerekecektir.Adem ve diğer peygamberlere isyan/ihanet anlamı taşıyan bu başkaldırı dolayısıyla Allah’a karşı da bir isyan anlamına gelmektedir.

Bir maddeyi/aleti belirli bir gaye doğrultusunda kullanmak ile o madde ve aleti “kendi malıymış” gibi benimseyerek bir nevi onu ilahlaştırmak diyemedin insanları ona kul/köle yapmak…Dünyayı ve içindekileri incelemek, bunun için laboratuarlar kurmak, bu çalışmalarla elde edilen bilgi ve aletleri bir kısım insanları mutlu diğerlerini de mahkum/kul yapmak… İşte dünyevileşmek Batı’nın ruha karşı işlediği bir “ihanet”in adı olarak karşımıza çıkıyor. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir