Doğru Üstünde Yanlış/Yanlış üstünde Doğru

Faaliyet çeşitlerinden biri olan “duruş” da bir nispet meselesidir. Yani neye göre ne? Bu aslında şuurlu faaliyet davasının da cümle kapısıdır. Söz konusu etmeye çalıştığımız şuurlu faaliyet gündelik basit davranış biçimleri değildir. Bu, üstün gayeye bağlı faaliyetlerdir.

Ara ve nihai hedefleri belli, bir dünya görüşünün mensubu, bu inandığı ve bağlandığı, faaliyetlerini kendisine göre düzenlediği (nispet ettiği) dünya görüşü olmaksızın “doğru düşünce faaliyeti” de olmayacaktır.

Sırası çıktıkça vurgu yaptığımız gibi; aktüel konuların içinde boğulup kalan, yahut donup kalan kimseler zaman ilerledikçe hata ve yanlış yapma riskini de artırırlar. Zira temel fikri ölçü ve ölçülendirmelerden uzaklaştıkça uzaklaşırlar.Her uzaklaşmada da söz konusu “ölçüler”in yol göstericiliği/bağlayıcılığı silinerek yokluğa karışır.Bunu şöyle örneklendirebiliriz herhalde: Ölüm, kıyamet, münker-nekir, mahşer, cennet ve cehennem gibi “uyaranların” tesiri üzerimizdeyken, diğer bir ifadeyle bunlar kendi gündemimizde tazeliğini korurken, ibadetlere karşı duyarlılıklarımız nasıl ki artarsa…Bunlardan uzaklaşıldığında da ibadet ve sair meselelerde gevşemeler kaçınılmayacaktır. Hatta bir zaman sonra söz konusu duyarlılık kaybolacak ve tüm Müslümanlığımız aklımıza geldikçe söylediğimiz Kelime-i Tevhit’ten ibaret kalacaktır. Bu da şüphesiz makbul bir durum değildir; takdir edileceği gibi…

Bir dünya görüşüne malik olmayan yahut bağlı olduğunu söylediği dünya görüşüyle böylesine irtibatını kopartan kişi, aktüel meselelerde “duruma göre” yaptığı akıl yürütmeleriyle diyemedin mantıksal çıkarımlarıyla kritik yapar. Ne var ki bu tespit, teşhis ve değerlendirmelerde farkında bile olmadan kendi kendine çelişebildiği gibi, inandığını söylediği dünya görüşünün temel pirensipleriyle de çelişiyor/çakışıyor olabilir. Hatta çoğu kere kaçınılmaz olarak çelişir.

İbda fikriyat ve külliyatında bu durum enine boyuna ortaya konulmuş ve ortaya muazzam bir ilke mahyalaştırılmıştır: “Bütün Fikrin Gerekliliği!”…

İbda Mimarı’nın son uyarılarından biri de şuydu; “fikre göre yapın!”

Meseleler boyu merkezden (temel ölçü ve ölçülendirmelerden) uzaklaşıldıkça ortaya konulan hemen hemen tüm meseleler o dünya görüşünün malı/ürünü olmaktan çıktığı ve o değerlendirmeleri yapan kişiye ait/onu bağladığı gerçeği anlaşılmış olmalı…

28 Şubat darbesinin ülkemizde yol açtığı şuur ve zulüm travması inkarı mümkün olmayacak kadar iyi biliniyor sanırım. Başta Müslüman olarak, bir dava adamı olarak dahası “insan” olarak bu garabet darbeye karşı tepki verenlerden yana olmam gerekiyor. Buraya kadar tamam da… Söz konusu bu darbeye yönelttiğim yüksek dozajlı eleştirilerim, “haddini bilmez” boyutta olursa hata yapmış olurum. Yani? Yani her şey günlük gülistanlıktı da  her şeyi mahveden 28 Şubat Darbesi miydi? Elbette hayır. O halde darbe öncesi ve darbeyi oluşturan şartlar ve etkenler konuşulmalı, değerlendirilmeli değil mi? Sanki darbenin tüm olumsuz etkileri ve yapılanmaları derdest edilip kaldırılmış olsa, o zaman  mevcut rejim ve mevcut toplumsal yapı tamam mı olacak? Yani onaylayacağımız bir devlet ve toplum yapısı haline mi gelecek? Kesinlikle hayır. Yanlış bir düzlem üzerinde yapılan diğer bazı yanlışların geçerliliği iptal olmuş olacak, bu kadar.Yanlış düzlem mevcudiyetini koruyacaktır. Zaten tüm olumsuzlukların ve yanlışların biricik müsebbibi o “yanlış düzlem” olduğuna göre…

1923 ‘de temelleri atılıp inşa edilen mevcut rejimin kendi ve temel kaideleri (bize göre) yanlış olduğundan, iktidarın, parti ve diğer bazı kurumların yanlışları da elbette yanlış olacaktır.

Ferhat Sır

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir