DEVRİMDE DOĞALLIK

Devrim, her ne kadar “devirmek” kelimesini sinsice çağrıştırıyorsa da, sonuçları yani “ikame” ettikleri göz önene alınırsa devirmekle alakası olmadığı ortaya çıkar. Her şeye rağmen bu hassasiyete sahip olanlar genellikle “devrim” yerine “inkılâp” terimini kullanmaktadır.

       Devrim, bir yanıyla, yenilik, bir yanıyla ortadan kaldırma, bir yanıyla da kurtarmak gibi enteresan mana kalıpçıkları ihtiva etmektedir. Bu kalıpçıklar sadece bunlarla sınırlandırılamaz tabii. Tam teşekküllü bir ideolojinin toplumsal yönünün, suyun yuvasını bulması gibi yönünü ve nihai varış noktasını bulmasıdır. İdealin pratiğe yansıması, rüyaların gerçekleşmesi demektir.

       Bir odanın, belli başlı eşyalarının yerlerini değiştirmek ile o odanın topyekûn şeklini ve eşyalarını adeta temel amacını değiştirmek arasında, inkârı mümkün olmayan farklılıklar vardır. Dolayısıyla, yüzeysel değişiklikler bir reform niteliğinden öteye asla geçemez. Değişimi sağlayan fikirler bütünü, (ideoloji) her ne kadar tartışmaya açık olursa olsun, toplumda, infial meydana getirmiş, toplum tarafından sahiplenilmiş olması, o hareketin devrim olduğunun göstergelerinden biridir.

      Şu ya da, bu şekilde gücü eline geçirmiş, kişi veya zümrelerin, topluma mal olmamış fikir veya fikirlerin zorla topluma benimsetme çalışmasına asla devrim diyemeyiz. Devrim pek tabii bir ihtiyacın doğal sonucudur. Bu doğallığı sağlayamayan hareketlerin o topluma getirdikleri sadece sonu gelmez rahatsızlıklar, kargaşa ve anarşizmdir. Ve o toplumda söz konusu sistem, hiç de yakışık kaçmayan bir insanın üzerindeki kıyafetlerini andırır. Kısacası sırıtır. Tıpkı bugünkü gibi devlet başka bir şarkıyı halkı daha başka bir şarkıyı söyler durur.

      Dolayısıyla; bir toplumsal hareketin devrim olup olmadığını, o hareketin sebebi olan ideolojiyi sıkı bir sorgulamaya alarak anlayabiliriz.

       Devrimin, devrim olabilmesi için bilimselliğe dayanıp dayanmaması da söz konusu değildir. Çocuk doğar; az veya çok yaşaması, güzel yahut çirkin olması başka bir şeydir. Fakat her devrimin psikolojik ve sosyolojik yanları elbette vardır. Ve de propaganda yönü… Cihan yaratılalı meydana getirilen inkılâp fikirlerinin en güzelini meydana getirmiş olsanız bile, toplumdan kopuk böyle bir sistemin hayata geçirilmesi ve o halk tarafından benimsenip yüzyıllara hükmetmesi ve en önemlisi de bir medeniyet yoğurması asla mümkün olmayacaktır.

                      ASLOLAN ŞERİATTIR

   Yüce dinimizin bazı tabir, terim ve deyimlerini uluorta ele alıp, yine aynı haşyet ve ürperti yoksunluğu içinde açıklama yeltenişleri, büyük, hem de çok büyük bir vebal ve hatta “helak” olmaya vesile olabilir. Bu sebepledir ki, kutsal terimleri, açılamak gibi haddimiz olmayan, ayrıca geçmiş “büyükler” açıladığı için buna gerek de olmayan talihsiz izah biçimleri aramayın boşuna sahifelerimizde. Bunca lafı, yazımızın başlığından böyle bir niyetimizin olabileceği zehabına kapılanlar için ettik.

       Başlığa bakılırsa, buna, Türkiye de “Müslümanım” diyen hemen hemen bütün herkesin katılacağını, daha doğrusu katılmak zorunda olacağı bir mana içeriyor. Bu manaya itiraz mecali ancak küfür bedbahtlarında olabilir. Fakat biz yine de böyle bir başlıkla konuya girdik. Bunu da başlığın manasında zikrettiğimiz gibi malum itiraz etme mecali taşıyanların dışında, kimsenin bu mananın hilafına söz söylemeyeceği,  söyleyemeyeceğine inandığımız gibi, bu mananın, müeyyideleri ve manasının fert ve toplum meselelerine sarkarken ondan kopup uzaklaşıldığına da şahit oluyoruz. Mesela, “ aslolan şeriattır” kanununa inanmış gerçek bir Müslüman’ın, her ne durumda olunursa olunsun, onu hayata hâkim kılma mücadelesinden uzak olması, bu mücadeleye katılmaması veya bu borcu idrak edememiş olması düşünülemez.

       Düşünülemez ama bu bugün camiamızda yaşanan bir gerçek. Üstelik bu kaytarma sanatı, öylesine garip sahte tesellilerle yahut sahte gerçeklendirmelerle izah ediliyor ki; korkunç komik… Komik olduğu kadar da, hazin… Meselelerin halen yaşanan diğer örneği de bazı tasavvuf çevrelerinde rastlanıyor. Büyükler büyüğü İnam-ı Rabbani (k.s.) hz.’nin bir mektubunda yer alan şu muazzam cümlelere bir bakalım: “ Tarikattan gaye, şeriat ilimlerini arttırmaktır. Böylece bu yola giren, delillerden kurtulur, keşfe geçer.” Yine “ Tarikat ve hakikate gelince, bunlar şeriatın hizmetinde sayılır. Bunları tahsil dahi, şeriatın kemalini sağlamaktan başka bir şey değildir.”

    Dikkat edilirse, şeriat ilimlerini arttırmak, şeriatın hizmetinde olmak ve şeriatın kemalini sağlamak gibi, hayati ağır ve çetin görevler addediliyor tasavvufa.

    Bu bir… İkincisi, bütün tarikat ilke ve inceliklerinde gözetilmesi ve korunması gereken daha doğru bir ifade ile uyulması şart koşulan kanunun şeriat olduğu, onun dışında her ne olursa olsun tasvip edilebilecek hiçbir şeyin var olamayacağını vurguluyor. Kim hangi kerameti gösterirse göstersin, itikat ve hayatı açısında ehlisünnete ve şeriata aykırılık şöyle dursun, onların derin hassasiyeti olmadıkça asla makbul olamazlar.

   Yine İmam-ı Rabbani (k.s.) hz.’inden: “ Tarikat ile şeriat, birbirinden başka, ayrı iki şey değildir. Aralarında kıl ucu kadar fark yoktur. Ayrılıkları yalnız, topluluk ve genişlik, ilim ve keşif ile olmaktadır. Şeriata uymayan her şey bozuktur. Atılması lazımdır. Şeriatın istemediği bir Müslümanlık zındıklıktır. Şeriata yapışarak hakikati aramak tasavvuftur.”

(2.cilt. 43. mektup)

Be the first to comment on "DEVRİMDE DOĞALLIK"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*