Değişim

Teknolojinin hız kesmeyen tekâmülü insanları ve insanların bakış açılarını değiştirmeye devam ediyor. İnsanları şekillendirip yönlendiren cemiyet modelleri, kontrolünden çıkardığı teknoloji ve onun şaşaalı verimlerinin gazabına uğrayarak ‘edilgen’ duruma düşüyor. Teknolojik inkişafa ayak uydurup onunla ters düşmemesi ile açıklanan toplum modelleri, gerçekte bu zevalden sıyrılması mümkün gözükmüyor. Her adımında eski birçok kuralını tepelemek zorunda kalan bilim, ardında adeta bir harabe bırakarak ilerliyor. Çünkü her yeni hamlesi ile bazı toplumların kendine tutunup gıdalanarak şekillendiği bazı “kaideleri” yalanlayıp yerine yenilerini dayatması, böylece o insanları baş döndürücü hızlı bir değişime sürüklüyor olması, çağımızın belki de en başta gelen açmazlarından biri olsa gerek. Toplumsal değişim ve gelişimi, tüm cemiyet dinamiklerini göz ardı ederek bilim ve teknolojinin emrine vermek, onu adeta bir din, bağlılarını da birer yobaz olarak yetişmesine göz yummak çağa ve insanlığa ihanet anlamına geldiğine inanıyorum. Teknolojinin insanların işini kolaylaştırdığını söyleyebilir ancak mutlu ettiğini söyleyemeyeceğimizi vurgulamaya gerek var mı?

Öte yandan insanlığı duygu ve düşünce açısından sığlaştırdığını ve bunun sonucu olarak da hemen hemen bütün sanat şubelerinin adeta kısırlaştığını, dünya çapında sanatçı ve sanat eserinin yetişmediğini müşahede etmekteyiz. Bu noktada dünyaca tanınmış sanatçı ve sanat eseri elbette mevcut. Lakin bunların “dünya çapında” olduklarını ve insan, toplum ve tabiat buutlarının derinliğine sanatsallaştırıldığını görebilmemiz mümkün mü? Başıboş teknolojik tekâmülün bir eseri olan toplumsal kültürlerin erozyonu ve hatta imhası, insanı ve toplum nizamlarını altüst ediyor. Bu adeta bir ruhi kasırgaya yakalanmışçasına savrulan ve giderek “ilkesizleşen” zavallı toplumların fertleri de derinliğine düşünme derdinden ve yeteneğinden ve hatta gerekliliğinden azade hayvani bir insiyakla yaşamaya devam ediyorlar.

Misafir olarak gittikleri evde dertleşip, halleşip muhabbet etmeleri gerekirken, bir TV filmi karşısında ahmakça geçirilen saatlere hayıflanmıyorlar bile. Oysa misafirler bu filmi evlerinde de seyredebilirlerdi.

Niteliği sorgulanma ihtiyacı bile hissedilmeyen filmin etkisiyle hem misafirler ve hem de ev sahipleri, seyrettikleri filmin bazı karelerini rüyalarında görüyorlar…

Evleri işgal eden teknolojik verimler, yani makineler insanı kendine benzete dursun, bunların tahrip gücü tartışılmaz bile… Televizyon, çamaşır ve bulaşık makinesi, buzdolabı ve elektrik süpürgesi gibi irili ufaklı onlarca makinenin esiri olmuş insan bunları, yetmiyormuş gibi hayatının vazgeçilmez parçası haline getirmiştir. Evdeşlerinin giysilerini saatlerce tiksinmeden elleri ile çitileyen dünün kadını yerine, bu sefer yine evdeşlerinin kirli çamaşırlarını iğrenerek maşa gibi herhangi bir aletle çamaşır makinesine adeta fırlatan günümüz ev kadını arasındaki ciddiye alınması gereken farklılık, aynı makineleşmenin bir sonucu değil mi sizce?

Öte yandan, her geçen gün fertleri biraz daha benmerkezciliğe sürükleyen kapitalist sistem, gelenek ve göreneklerden başlayarak tüm insani değerleri ve bakış açılarını ürkütücü bir süratle tahrif ederek değiştirmektedir. Bu tahrif edilenlerin içinde toplumların hücre duvarı mesabesindeki aile müessesesi de yer almaktadır. Dünya ve içindeki nimetleri sonunda katiyetle terk edeceğini bildiği halde, âdeta ona taparcasına bağlanan ve o nimetleri türlü şekillerde paylaşma yerine, o nimetlerden ayrılmaktan ödü kopan günümüz fertleri de teknolojik medeniyetin ürünüdür.

Müziklerine bakınız. Ya bezgin, bitkin ve ümitsizlik, ya her şeye baş kaldıran bir asilik ya da anlamsızlık doludur. Şehirleri, çirkin beton yığınları haline gelmiş ve adeta kafaları ve kalpleri de bu beton istifinden fena etkilenerek betonlaşmış çağdaş insanlık… Kelamına bakınız; iğneli, düz ve kısır… Edebiyatına bakınız; derinliksiz… Kaygılara bakınız; süfli… Neresine ve neyine bakarsanız bakınız, basit, uydurma ve çilesizlik bulursunuz. Biz değil de ben diyerek yaşamaya meyletmiş, insan ve kâinat düşünce ve muhasebesi olmayan ürkütücü bir prototipi çıkıyor karşımıza. Sahte teselli ve tebessümlerle poz veriyor edası… Doğuştan var olan iç dünya “mücevherlerini” meydana döküp bunlardan merdiven yapmaksızın ve bunları insan ve kâinatla paylaşmaksızın huzuru bulamayacak zavallı.

“İnsan, çevresinin eseridir.” Meşhur dövizi, bir hakikati barındırmakla birlikte, yoruma alabildiğine açık olduğundan bunun da görecelilerden olduğunu söyleyebilir miyiz?

Çevre hakikatini öne alırsak, insanı; insanı öne alırsak da çevreyi ihmal etmiş olmaz mıyız? Çevreyi eşya ve hadiseler olarak özetlerken, insanı da bu eşya ve hadiselerle ilişkilendirerek bir yere oturtmamız icap ediyor. Oysa temele indiğimizde, her ikisinin de nitelik açısından çok farklı şeyler olduğunu görürüz. Hemen burada şu önemli tespiti hatırlamakta fayda görüyorum: “Eşya ve hadiseler varlıklarını bizim kendilerini bilmemize borçludur.” Öyle ya; biz bilmeseydik onlar olmayacaktı. Yani biz olmasaydık onlar da olmayacaktı.”Ben insanı eşya ve hadiseleri teshir etmesi için halife olarak yarattım.” Ayet meali meseleyi açıklıyor.

İnsanı tavır olarak şekillendirip yönlendiren, en azından şekillenip yönlenmesinde ciddi rol oynayan çevre, kullanılmakta olan dil, atalardan devredilerek gelen âdet ve görenekler, eşyanın dili ile konuşmak diye açıklayabileceğimiz bilim ve tarih boyunca süregelen fikri ve ameli egzersizler (tecrübe), kültür ve ahlak vs. Handiyse bütün bir hayatı kuşatan hemen her şeyi, insan, eşya ve hadiselerden devralıyormuş gözükse de işin aslı öyle değildir. ”Şekiller, manaların tecelligâhı.” Bütün bu sayılanlar, insanın doğuştan sahip oldukları ile intibak edip yorumlayarak meydana getirdiği bir hakikat. İlk etapta tavuk yumurta ilişkisi varmış gibi gözükse de bu mesele tavuk yumurta ilişkisini aşan ve kitaplık çapta ele alınması icap eden bir konu.

İnsan birçok şeyi doğduğunda hazır bulur. Zihni kapasitesi geliştikçe tasarruf yeteneği ve intibak cesareti de artar. ”Biz, bütün ateşlerde yanarak öğrenmedik ateşlerin yakıcı olduğunu.” Kâinat planında ilk sorgulama “ne, neden, niçin” sualleri ile başlar ve bu suallere karşı “iyi, doğru ve güzel” açılımları ile herkes kendince cevap arar ve cevap verir. Tüm mesele bu cevapların doğru ya da yanlışlığıdır. Öte yandan bu doğru ve yanlışlara sarkılırken kullanılan metodun niteliği ve meşruluğu ayrı bir değerlendirme mevzuudur. Tarih boyunca filozof ve ideologların süre gelen münakaşaları bu doğrultudadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir