ÇİZGİLER

      Entellektüalizim… Kavram, aklımıza çok yönlü zaaf ve eksiklileri de beraberinde getirmiyor değil. Bu zaaf ve eksiklikler, bir bütünlüğü ifade eden “gerçekler” silsilesi ve “kabulleri” ışığında anlaşılabilir. “Hayata yutulmak” diyoruz. Yani mevcut hayatın bulanık sularına gömülmek ve ifa edilmesi gereken “borç”lar karşısında kayıtsız kalmak… Bunu “olması gerekenlere” nispetle söylüyoruz. Olması gerekenlere inancımızdır ki; bize böyle bir nispet yaptırıyor. “Olması gerenler” sebep-sonuç (tahlil-hüküm) zinciri halinde ilk sebebe kadar gittiğine göre göre; kavgamızın, ıstırabımızın ve çilemizin ilk sebebi, Allah ve O’nun dini olan İslamdır.

Bu, aynı zamanda bizim, dünya ve âlem karşısında “ne, neden, niçin” sorularına cevabımız. Bir ateist veya komünist de sebep-sonuç merdivenleriyle tırmanıyor. Ayrıldığımız nokta, âlem karşısındaki ifadelerimiz. Biz, “varlığı” bir yaratıcıyla izah ederken, onlar böyle bir inancın aksi istikametiyle izaha kalkışıyor. Bu farklı izahlar üzerinde yükselen dünya görüşleri, ideoloji ve devrimler.

     İslama olan inancımız için; üzülüyor, öfkeleniyor ve seviniyoruz. Yine aynı sebepten dolayı; dergi, parti, siyaset, eylem gibi mücadele yöntem ve vasıtalarını oluşturup işlerlik kazandırıyoruz. Allah’a olan inancımız, bu inancın tezahürü olan bir derginin paket servisinde fedakârca çalışma arasındaki (dolaylı) bağı kavramayanlardan verimli bir gayret beklemek saçmalık olur. Çünkü böyle bir “bağın” yokluğu, samimiyet ve şevk unsurunun da yokluğu demektir. İdeoloji; âlem karşısında “ne, neden, niçin” sorularına cevap olarak meydana çıkan inancın, sistematik muhtevasıdır, diğer bir değişle ideolocyası…

    Eylemlerimizin özünde de, âlem karşısındaki “ne, neden, niçin,” sorularına verilen cevaplar vardır. Bu aynı zamanda eylemlerin gerekçesidir. Önce Allah’a inanıyoruz. Bu inancın gereği olarak; İslama ve onun bir hayat dini olduğuna, bir Müslüman olarak inancımızı yaşama gereğine, inancımızı (İslamı tam olarak) yaşayabilmemiz için de, İslami esasların yaşadığımız mekânda hüküm sürmesine, İslami esasların biçimlendirdiği bir toplum modeli içinde İslami yaşayabilme imkânı olabileceğine inanıyoruz… İslami ilkelerin hükmetmediği bir toplumda İslamı tam olarak yaşamaktan söz etmek, boş ve anlamsız bir iddiadır. O halde, İslamın prensiplerini, toplumumuza hükmettirmenin yollarını bulmak… Günümüzde İslâmı yaşamak; onun prensiplerini hayata hâkim kılmanın mücadelesini vermekle başlar. Şehitlik şuurundan habersiz bir hareketten, İslam inkılâbını gerçekleştirmesini beklemek kimin haddine? Şehitlik, intihar edercesine mevcut rejimin paletleri altında kendini atmak olmadığına, sistemli bir mücadele içine girerek şehit düşmeyi arzuladığımız kadar, kendimizi düşmanlarımıza ezdirmemeyi de arzulamak şeklinde gerçekleşeceğine göre; bunun sistemleşmiş, strateji ve taktiğini belirlemek gerekir. Yani mücadeleyi ideolojik kıvama erdirmek. Ahmaklıkla Müslümanlık bağdaşmaz. Demek oluyor ki; ideolojik mücadelemiz Allah inancına dayanıyor ve aynı inançtan besleniyor. Aynı inanca bağlı bir kültürel faaliyette de, güdülmesi ve aranması gereken aynı bağdır. Bu önemli ve hayati bağı kuramayan hareketlerin sonu hüsrandır. Yine aynı şekilde; sadece inançla yetinen, inancının kavgasına soyunduğu halde, safha safha gerçekleşen ideolojik mücadele kıvamına eremeyen ve bunun anlayışından mahrum olan grup ve fertlerin de sonu pek farklı olmasa gerektir… Mesela, nihai hedefin gereklerinden biri olan bir yayın organında fedakârca çalışmam, benim aynı zamanda kabire hazırlığım demektir. Fıkıh dilinde “farz” diye nitelenen ve Müslüman’ın mükellefiyetlerinden biri olan “cihad” kavramının gereğini kısmen yerine getirmiş oluyorum… Bunun şevki… Teşkilat ve hareket içindeki ikili ilişkilerden, dinamizm unsuruna kadar söz konusu şevk unsurunun oynayacağı rol, hayati bir önem arz etmektedir anlayana…

      Biz anlaşılmak ve olduğumuz gibi görünmek meramındayız. Anlatmak istediğini, dolambaçlı, ağdalı ve yabancı kaynaklı kelimelerle anlaşılırlığını zorlaştıran ve bunu yaparken de, kendine entelektüel bir hüviyet biçme zorlamasına girişen kişi ve kişiler grubuna yabancılığımız şöyle dursun, onların karşısındayız. Bu sapık ve tehlikeli metot, özellikle ihtilalci- inkılâpçı hareketlerin baş düşmanıdır, baş düşmanı olmalıdır. Doğrudan doğruya bünyeye musallat bu bulaşıcı hastalığın en önemli ve en tehlikeli işlevi; hedefi karartmak olmuştur, olacaktır.

       Kendi zaviyemizden bakacak olursak B.D.’yu insanımızın düşüncesine oturtmak olan hedefimiz bir çırpıda, aklımıza üç beş maddelik, uyulması zaruri olan ilke getirmektedir. 1- İnsanımızın tarihi geçmişini iyi bilmek. (Tarih Muhasebesi) 2- İnsanımızın siyasi cephesini iyi tanımak. 3- İnsanımızın sosyal, kültürel ve iktisadi yapısını iyi kavramak. 4- İnsanımızın psikolojik yönünü sağlıklı tahlil edebilmek. 5- İnsanımızın “dilini” iyi öğrenmek… Ve bunlara ilişkin daha birçok ilkeler…

      Bütün bunların gayesini; düşünce sistemiyle insanımızın arasında köprü kurmak şeklinde özetleyebiliriz. Pratiğe meyli olmayan hiçbir düşünce sistemine itibar edilmeyeceği gerçeğinden hareketle anlaşılır olmak ve anlaşılmaya çaba sarf etmek mecburiyeti ortaya çıkmaktadır. Bu; mevzuları ve malzemeleri, mevzu ve malzeme konumundaki kitlelerin tercihini terk etmek demek değildir. Mevzu ve malzemelerin tayininde, kitle bünyesini göz önüne almak ve metot da, bu “göz önüne alma”ya ağırlık vermek. İdeolojik hareketlerin, kitleyi olduğu yerde tatmin gayesi değil, olduğu yerden daha başka bir konuma getirme gayesi güttüğünü söylemek istiyoruz.

Anlaşılmak ve anlaşılır olmaya çalışmak sadece okuma-yazma bahsinde değil; eylemde, sanatta, kısaca her türlü telkin ve propaganda sahasında aynı dikkat ve hassasiyeti göstermek…

      Halktan kopuk olmak, halkçı olmak, halkına sahip çıkmak ve halkı için yazmak ve yaşamak gibi solun klişeleştirdiği deyimleri bu mevzu içinde değerlendirmek kabildir. Solun yazar-çizer tayfası yıllardır, bir yandan divan edebiyatını halktan kopmakla ve saray edebiyatı olmakla suçlarken, bir yandan da varlığı meçhul, dili meçhul, kültürü meçhul ve daha bilmem neleri ve neleri meçhul bir halkın edebiyatına inşa ettiler… Öylesine ettiler ki; “halkımız” dedikleri Türk halkının zaten bitmeyen bir kriz içindeki maddi ve manevi yapısına taarruzu, edebiyat ve ideoloji bellediler… Bu ikiyüzlülük, bu kaypak ve çelişkili tutum, bu kucaktan kucağa dolaşan bar kadınlarını kıskandıracak edepsiz metot, ister istemez devleşmiş kemalizimle ortak noktalarını ve flörtlük gerekçelerini teşkil etti. Nazım Hikmet gibi, sanatı “tebliğleştiren”, Orhan Veli gibi sanatı “garipleştiren”, daha niceleri milli varlığımızın eserlerini değil, milli varlığımızın geçirdiği ihtilaç ve buhranının edebiyatını meydana getirdiler. Buhran edebiyatı… Tek tek gösterip delillendirmeye ihtiyaç hissetmeden söyleyebiliriz ki; Cumhuriyet tarihi boyunca, duygu ve düşüncesiyle, ideolocyası ve propagandasıyla, kültürü ve irfanıyla, edebiyatı ve idrakiyle, dili ve diniyle halkın yanında değil, bilakis karşısında yer almıştır Türk solu…

       Âlem karşısındaki  “ne, neden, niçin” sorusuna verilen cevapla başlayan “hata” bu cevabın devlet, cemiyet, fikir, ideoloji ve sanat sahalarına varan uzantısında yangın büyümüş ve bu yangından arka kalan yaralıların, meydan yerinde köksüz müradiliye kalkışmalarına Türk solu sanat ismini vermiştir. Bu işi yapanlara da entelektüel…

       Entelektüel kelime olarak, münevver, aydın, âlim manasını taşıyor. En önemli vasfı onun ilmi ve irfanı… Bu yönüyle entelektüel, toplumun aydınlatıcısı ve yönlendiricisidir

       Fakat son dönemde, bu kavrama menfi manalar yüklendi. Eski anlamıyla entelektüel, yukarıda izah ettiğimiz gibi, irfanlı, yönlendirici, toplum ve problemleriyle iç içe, saygın ve şahsiyetli kimseler iken, yeni anlamıyla, başıboş, problemsiz, içinde yaşadığı halktan iğrenen, onları hakir gören, fildişi kulesinde hayatını sürdüren, çile ve ıstıraptan mahrum, tabiri caizse “züppe”lerin adı oldu. Toplumsal problemleri çözmek şöyle dursun; çoğu kere kendileri toplumsal bir problem olup çıkarlar. Birinci manada Osmanlı, entelektüeline “Âlim” diyor ve gereken saygıyı esirgemiyordu ondan. İkinci manasıyla entele, ilk defa Osmanlı’nın çöküş döneminde rastlıyoruz.

      Batıda entelektüel farklılık sosyal, siyasal ve tarihsel farklılaşımdan kaynaklanıyordu. Ve her çeşidi kendine uygun zemini bularak oluşmuş ve hiçbir dönemde bizimkiler kadar komik olmamışlardır.

       “Entelektüel” ve “Entelektüellik”, birçok şey gibi bize batıdan gelmiş ve birçok şey gibi yanlış kopya edilmiştir.

        Osmanlı’nın parlak dönemindeki entelektüelin bariz vasıfları; kültürlü, milletinin ruh köküne bağlı, mütevazı ve şahsiyetli, saygın, içinde yaşadığı toplumuyla içli-dışlı, onları aydınlatmayı ve yönlendirmeyi kendine görev bilmiş, devlet adamlarına ilmi ve irfanıyla yol gösteren, fakat kellesi pahasına da olsa, doğru bildiğinden zerre taviz vermeyen kimselerdi. O, yalan söylemezdi. Ancak iyi bildiği şey üzerinde konuşur, iyi bilmediği mevzuda ahkâm kesmezdi.

       Tanzimat’a doğru hızla değişen toplumsal yapımız, haliyle entelektüel kesimi de değiştirdi.. Ancak doğru konuşan, şahsiyetli, “entel”in yerini; atmasyoncu, sığ, hayranı olduğu batıdan apardıklarını burada satılığa çıkarak modalaşan “cüceler” almıştı. Artık, entelektüel kendine olan güveni sarsmış, eski itibarını ve sihrini yitirmişti.

        Osmanlı’nın sonuna doğru ise, entelektüellik öylesine ucuzlamıştır ki; bu sığlığın ve lüpçülüğün neticeleri Osmanlı’nın sonunu hazırlayan sebeplerden biri hatta en önemlisi olmuştur. Çünkü devlet recülleri, çoğu kere bu “çeyrek münevver” lerin güdümündeydiler.

        Eskiden halkının ruh köküne perçinli aydın tabaka; bundan böyle söz konusu “öz ben”e isyanı, bizzat kendileri tarafından başlatılıyor ve sürdürülüyordu. Artık bu isyan, devre devre çeşitli kisvelerle görünecek ve her dönemde farklı işlevler üstlenecektir. Namık kemal ve Tevfik Fikret belki bunların içinde görevlerinde en başarılarıydı.

        Cumhuriyet döneminde ise, entelektüel tabakanın yapısı öylesine değişmiştir ki; her hareketleri işgalcilerin ekmeğine yağ süren bir hal almıştır. Yıllardır dışarıdan tazyiklenen mana kıyıcılığı, bu dönemde içte “samimi adamlar” bulmuş oluyordu. Halk; kendisine teslim olduğu, hatta çocuğunu bile, “eti senin kemiği benim” diye teslim ettiği aydından, bu dönemde şüphe, korku ve hatta nefret etmeye başlayacaktı. Çünkü o, sahtekârlığın ve samimiyetsizliğin daniskasıdır. Mukaddeslere saldıran, menfaatine göre yön değiştiren, mazlumu sahiplenmek şöyle dursun, zalime destanlar yazan sahtekârdır. Halkı böyle tanıyordu artık onu.

        Hayran oldukları batının bütün oluşları ve olamayışlarından habersizdiler…

        Tazimatla yarı resmileşen, daha sonra ise, tam resmi destek gören kopyacılık hokkabazlığının mucitleri de bunlar olacaktır.

        En son dönemde ise; ne idüğü belirsiz, şahsiyetsiz, muhasebe ve murakabeye yabancı, eski apışmış kalmış “soyunun” “yerine, iş yapan ve çözüm getiren şahsiye görüntülemeye çalışan, fakat her defasında “suçüstü yakalanan” soysuz atmasyoncu, hayatla ve halkala hemen hiçbir irtibatı kalmamış, hatta ona hakir bakan malum tip olmuştur. Bunları her yerde görmek mümkün. Önce aydın intibaı veren bu tipler tanıdıkça insanın nefretini kamçılayan, “miskin”ler ordusunu oluşturmaktadırlar. Asalak bir hayat sürerler. Sıkıntılı görünmelerine rağmen, boğazlarına kadar rehavete gömülüdürler. Konuşurken, anlaşılmamak için yabancı kavram ve karışık cümle kurmayı tercih ederler. “Garip”lik ve dikkat çekmek için ellerinden gelen saçmalığı yapmaktan geri kalmazlar. Dünya ile hemen hemen hiçbir alıp veremedikleri yoktur. Hangi ideoloji moda ise, onun sahte savaşçılığına soyunurlar.

İdeolojik mücadele zemininde; işlevleri açısından tehlike olarak görünen bu haşerelerin kökü kurutulmaksızın, tam ve net bir netice alma imkânı yoktur. Strateji ve taktik hesaplarında, dikkate alınması gereken en önemli unsurlardan biri olarak bunu gösterebiliriz. Bu hastalığın bizzat “harekete” bulaşması ise daha büyük bir tehlikedir…

Be the first to comment on "ÇİZGİLER"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*