BİZİM KÜLLİYAT //AKLISELİMİN İCAPLARI // Selim GÜRSELGİL

aklıselim

KİTAP TAHLİLİ (1. Bölüm)

-Başlarken-

Büyük Doğu- İBDA camiasının yazarlarının kitaplarını tahlil çalışmamın ilki  Selim Gürselgil’in eseri Aklıselimin İcapları.  Böyle bir çalışmaya çok daha öncesinden niyetlenmiş fakat gerçekleştirememiş idim. Bir akşam vakti ailemle fikri sohbetlerimizden birinde  böyle bir çalışmayı düşündüğümü ancak bunu henüz belirlemediğim bir vakte ertelediğimi söylediğimde, buna karşılık “neden şimdi değil?” sorusunun cevabını sorunun içinde buldum aslında. Kitabı kütüphanemizden aldım ve böylece de başlamış oldum. Neden bu kitapla başladım? Çok net bir cevabı yok bu sorunun. Fakat iyi bir tercih olduğunu kitabı okurken fark ettim. Bugün ya da yarın okunması gereken bir kitap olduğunu anladım. Belki de son sözü önsözde sarf etmem daha iyi olacak: İyi ki bu kitabı okumuşum, iyi ki böyle bir çalışmayı yapmışım, daha da önemlisi iyi ki Selim Gürselgil Aklıselimin İcapları’nı yazmış, istifade etmek isteyenler için.

Bu çalışma başkaca yazarlarımız ve eserleriyle de devam edecek inşallah ve uzun soluklu olacak.

-Giriş-

Bazı fiiller tek başına çok da önem taşımaz. Bir kitap tahlili mevzu olduğunda okumak ve yazmak üzerine birkaç kelam etmek gerekir diye düşünerek ve bu düşüncenin de kelama dökülmek üzere gereğini ifade ederek başlayalım: Öncelikle okumak ve yazmak üzerinden gidersek, okumak; “ne okumak, nasıl okumak, niçin okumak, okuyup da ne yapmak?” gibi soruların cevapları hakkında birkaç misal:

Boş vakitleri değerlendirmek…

Uykudan önce uyku ilacı niyetine…

Bir yerlerde insanlar bir şeyler konuşurken bizim de söyleyecek bir sözümüz olsun…

Demagojilerde ben bilirim, hatta ben en doğrusunu bilirim havası…

Başkalarının eksiğini, yanlışını yüzüne vurmak için, eksik ve yanış aramak…

Entel olmaktan ziyade “mış gibi” görünmek…

Kendi bilgilerini başka kimselere, okuduğu kitabın yazarına doğrulatmak ve dahası…

Olumsuz misallerden başka tabii ki olumluları da var:

Zihni geliştirmek, düşünce pratikleri yapmak, araştırma, tecessüs(merak), bilgiye- bilmeye olan iştiyak, hayatı anlamlandırmak yahut anlamak çabası vesair.

Yazmak ise daha hususi bir alan. Birçok insan okur, fakat aynı birçok insan yazmaz, yahut yazamaz. Diğer taraftan yazan insanlar mutlaka okuyan insanlardır. Orantılarsak büyük ölçüde yazmanın yolu okumaktan geçer.

Bununla beraber nasıl midemiz var diye her bulduğumuzu yemiyorsak yahut yiyemiyorsak, okumak da öyle. Okuduğundan ziyade belki de ne okuduğu sorusuna cevabımız daha önemli. Özellikle gençler  için okumak faydalı olduğu kadar zararlı bir faaliyet. Çünkü maalesef  çocukların, gençlerin ya da bu seviyedeki insanların beyin lopları çok yumuşak olsa gerek ki her yöne kayabiliyor. Bunun da çok çeşitli sebepleri var. Burada daha fazlasını anlatmak yerine mevzumuza dönersek ve bardağın dolu tarafını görür ve gösterirsek ki yapıcı olmak güzeldir, faydalıdır; belki onlarca, yüzlerce, binlerce söylenmiş olsa da (et tekrarü ahsen) okumak dünyayı okumanın da bir yoludur. Yazmak da bu okumayı yapanların düşüncelerini, duygularını, hayallerini önce kendine sonra da muhataplarına ifade vasıtalarından. Yazarımız da okumanın ve yazmanın önemini en iyi kavrayanlardan ki bu eseri oluşturabilmek için onlarca kitap okumuş, bunlardan faydalanarak fikir oluşturmuş, geliştirmiş ve aktarmış bizlere de. Kitap okumanın ve yazmanın en sevdiğim yönlerinden bunlar. Yani bir kitap okuduğunuzda aslında onlarca kitap okumuş olursunuz bir yönüyle. Yazdığınızda da onlarca kitap okumak ihtiyacınız oluşur ve okursunuz da… Ne güzel bir nisbet, okudukça okumak, yazdıkça yine okumak. Bu çalışmaların içinde olan herkese teşekkürler. Düşünce dünyasına katkıları için… Herkese derken tabii ki iyi, güzel, doğrudan yana nisbeti “mutlak fikir”e bağlayanlara … E biraz da bilmeyerek, istemeyerek dahi olsa yönümüzü yine aynı fikre doğrultanlara… En azından kötü, çirkin, yanlışı ifade etse bile iyinin, güzelin, doğrunun değerinin anlaşılmasına katkı sunanlara… Nihayetinde:

“Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın;
Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!..”
-NFK-

Üzerinde bulunduğum iş bir kitap tahlili olduğuna göre kitaba dair öncelikle söylemek istediklerim okumak ve yazmanın önemi, bu yüzden buradan başlamış oldum. Tabii ki okuyan okuduğuyla, yazan yazdığıyla, yani herkes ilmiyle mutabık olabilse, olabilsek ne âlâ. Bunun için de “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir”in manasını özümsemek ve yaşamak aslolan. Umarım ki bu eseri okuma ve tahlil çalışmam kendi adıma önce kendimi bilmeye katkı sağlamış olsun. Sonra bir yerlerde muhatabını bularak başkaca faydalara ve çalışmalara vesile olsun. Niyetimiz hayır olarak başladığım bu çalışmanın akıbeti de hayır olsun, dedikten sonra esere dair tahlil çalışmasını safhalar halinde, aşağıdaki alt başlıklarla sunmak isterim.

ESERDE YAPI

Kitap, Çarpıcı Kitap’tan 2015 yılında çıkmış. 397 sayfadan ve 7 bölümden oluşmakta.

Bu bölümler:

Dil ve Usûl Dairesinde
Fikir Tabloları
Müzik Üzerine
Batı Medeniyeti Dairesine Giriş
Batı Edebiyatına Bakış ve Tilki Günlüğü
Çalakalem
Arkabahçe

Bir önsöz, ayrıca arka kapak yazısını da ihtiva ediyor. Arka kapakta kitabın ismiyle alakalı bir bilgilendirme notuyla birlikte eserin içindeki mevzular kısaca not düşülmüş.

Kitabın kapak çalışmasına gelince Altan Koman tarafından hazırlanmış gözlük çizimlerinden oluşuyor. Gözlüğün bendeki çağrışımı farklı farklı. Bunlardan bazıları: Dikkat, farkındalık, bakmaktan ziyade görmek…

Okuyan insanlar genellikle gözlüklü düşünülür öyle resmedilir. Bu yönüyle okumak, yazmak hatta çok okumak, çok yazmak…

Diğer açıdan ise, bir ihtiyaç fiziki anlamda. Çoğunlukla sonradan oluşan yaşla alakalı yönü ise düşünüldüğünde biraz yaşlılık alameti.

Kitabımıza dönersek, eserin bölümleri Arapça alfabe harflerinin Latince yazılmasıyla kodlanmış, yani bölümler sırasıyla elif, be, te, se… gibi sıralama içinde verilmiş. Böyle bir yapıda eser ilk defa görmüş oldum. Bu yönüyle orijinallik arz ettiğini söylemek isterim. Eserin içindeki yazılar (bazılarına sonradan küçük eklemelerle) Akademya Dergisi’nde yayınlanan yazılarından oluşuyor. ( 1996- 1999 yılları arasında) Bazı bölümler ise yazarın konferansları ve mülakatları…

Yazarın dilinden: “Bu çalışma, esasen, 1996-1999 arasında 12 sayı yayınlanmış ‘Akademya’ dergisinde çeşitli imzalarla çıkmış yazılarımdan oluşuyor. Yani, eski yazılarımdan oluşuyor. Ama eski bir kitap değil…

Eski yazılarımı derlediğim, topladığım, yeni şuurumun ışığında yeniden gözden geçirdiğim, eksiklerini tamamlayıp fazlalıklarını budadığım ve onları ‘yeni yazılar’ hâline getirdiğim bir kitap…”

Yapıya ait unsurların bir diğeri, bölüm başlıklarının altında her bölümün konusuyla alakalı birkaç alt başlıktan oluşması. Bu da kitabın daha rahat ve zevkli okunmasını sağlıyor bence. Uzun uzun bölümler yerine, ara başlıklar ve alt bölümlerle okuyucuda bölüme yeni başlıyormuşçasına bir merak uyandırıyor.

Mesela:

Eski Yunan Medeniyeti 1. bölümünün alt başlıkları:

Felsefenin Doğuşu
Efsanenin Doğuşu
Demokrasinin Doğuşu
….
Bu başlıkların bütüne nisbetle kendi içinde ayrı bir bütün oluşturması da diyalektik açısından başarılı bir tercih kanaatimce.

Yine her bölümün sonunda yazının yayınlandığı tarih ve Akademya Dergisi’nin sayısı belirtilmiş, konferans ve mülakatların ise yer ve tarihleri yazılmış.

Eser böylece kronolojik bir sıralamayla okuyucusunun karşısına çıkmış. Bu da yazarın fikirlerini olgunlaştırmasının bir tarihi seyri olmuş diyemeyeceğim; çünkü bu tesbiti yapmak bana düşmese de söylemiş olayım: Yazarın zaten olgunlaşmış fikirleri yazıya dökülmüş belli ki, en başından beri.

Dipnotlar ise hemen ilgili sayfanın altında verilmiş, sıralama içinde. Böylece okuyucu okuduğu anda dipnotu da görebilme imkânına sahip olabiliyor. Bölüm sonlarında ise kaynakça (bibliyografya) “Faydalanılan Kaynaklar” başlığı altında sıralanmış. Ayrıca isimler, eserler koyu punto ile yazılarak bir dikkat çekicilik oluşturulmuş. Misal: Tales, Nietzshe, Sokrat, Eflatun, İbda Mimarı, Kainatın Efendisi, Büyük Doğu İbda, Hazreti İbrahim, Hazreti İsa, Üstad Necip Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu, İmamı Gâzâli Hazretleri gibi… Bu da akılda kalıcılık açısından önemli bir ayrıntı. Ayrıca iktibaslar da aynı şekide…

Mesela Salih Mirzabeyoğlu’nun İSLAMA MUHATAP ANLAYIŞ -Teorik Dil Alanı- adlı eserinden yapılan alıntıda olduğu gibi: “Bugünkü tefekkür zeminimiz, bir türlü tam akordunu bulamayan bir curcuna ifadesi içindedir. Devamlı bir ‘kakafoni’ çığlığı yükselmekte ve hiçbir fert bağlı olduğu esası petekleştirememektedir. Bunlar sadece fikir nağmelerinin cahili olmakla kalmazlar; mücerret seslerin öz mânâlarına da kıyarlar.”

ESERDE MUHTEVA

Felsefeye Dair:

Kitap felsefi yazılardan oluşmuş ağırlıklı olarak. Felsefe deyince biraz durur temkinli yaklaşır bazıları. Nasıl yani; hem İslamcı bir yazar, İslami dünya görüşüne sahip (Büyük Doğu – İbda )hem de felsefeci. Bu da aklın emri altına girmiş felsefecilerden biri mi yoksa? Hem İslamcı hem de felsefik yazılar nasıl olur ki? İslamda felsefe olur mu? İşte tam da bu noktalara değiniyor yazar. İslamda felsefe olmazın ifadecisi olmak var, olmak var. Yahut  “tobe be or not tobe” olmak yahut olmamak, işte bütün mesele… Bu değil tabii mevzu, bu işin biraz latifesi olsun diye. Gerçekten yazarımız düşünce tarihine bir mercek tutuyor. Adeta kapak fotoğrafındaki gözlüklerden biriyle bakmak durumunda kalıyoruz, anlamak daha iyi anlamak için. Yahut anlar gibi oluyoruz.

Yazarımız felsefe tahsiliyle tamamlamış üniversite lisans eğitimini. Felsefe deyince öncelikle Üstadı hatırlarım. Üstad Necip Fazıl’ın da okuduğu bölümdür üniversitede.

Şüphecilik üzerine bina edilmiş bir sosyal bilim, felsefe. Yazarımız şüpheci mi, yahut hangi konularda şüpheci? Şüpheci olduğu mevzular var tabii, fakat felsefeci olmasaydı da bu gibi meselelere şüphe duyacaktı diye düşünüyorum kitabı okuyunca. Bunlar neler derseniz:

“…En başta felsefe birbirini bütünleye bütünleye  gelen hakiki tefekkürün aksine, bir diğerini yalanlaya yalanlaya gelir.” diyerek felsefenin kendisinden şüphe duymakta. Sonra şüphe için ifade ettikleri de yine felsefeye dair. Şüphenin şüphesizliği. … “Eski Yunan medeniyetini bizim için bu kadar önemli kılan şey, hiç şüphesiz onların felsefesidir.”

Fikri plândan başka, somut plânda da şüpheli yaklaşıyor bazı hadiselere. Özal’ın ölümünden şüphe ediyor mesela: “…Özal ise bilmeden kim bilir kimlerin menfaatine dokunmuş olarak şüpheli bir ölümle ortadan kalktı.” Yazarımız ucuz şüphecilik değil, mevzuya değer şüphelerinden başka karşı taraftan şüphecilere de çatar bir güzel.  İnançsız şüphecilere:

“İnançsız adam, bırakın aklı, gözüyle görse de inanmaz ki! Peygamber mucizesini apaçık gören nice göz, inkâr ve küfrün karanlığında kapanmıştır.”

Sanata – Edebiyata Dair:

Yazarımızın felsefik mevzulardan başka en çok üzerinde durduğu bir diğer alan sanat. Kendilerinin felsefeci oluşu bir yana, aynı zamanda bir sanatkâr. Bir edebiyatçı; şiirleri var, roman, tiyatro türünde edebî eserleri var. Bu yüzden belki, bu alanda oldukça isabetli tesbitleri, değerlendirmeleri, eleştirileri var. Bu mevzuları okurken daha bir alâkadar oldum yazılanlarla. Özellikler kitabın ismini ilham ettiren Ulysses  adlı romanla. Romanın yazarı James Joyce İrlandalı, şair yönünün de olduğunu belirtiyor. Bu roman üzerine uzun uzadıya duruyor yazar. Konusundan ziyade dil ve tekniğinin orijinalliğinden, eserin hâlâ anlaşılır olmadığından söz ediyor.  “…dünyada büyük edebiyat ve sanat tartışmaları koparan, geride öbek öbek müritler bırakan, hakkında daha doyurucu fikir edinebilmek için enstitüler kurulan…” bu eserin neden  4 yıllık Edebiyat öğretimi aldığım, bunun içinde Batı Edebiyatı dersi de okuduğum Edebiyat Fakültesinde  4 dakika bile konusu geçmedi, anlayabilmiş değilim. Hadi geçti de ben hatırlamıyorum diyeyim, demek ki hatırda kalmayacak mahiyette olsa gerek diye düşünüyorum. Fakat yine de ısrar ediyorum ki bu roman, bizim üniversitelerimizde hatta edebiyat  dünyamızda pek de yazıldığı yahut söylendiği gibi bir öneme haiz değil. Tabii kanaatimce…

Bizde bu romanın tercümesinin 74 yıl sonra yapılmasını eleştiriyor Gürselgil. Eser Amarika’da 1933’te müstehcenlik sebebiyle toplatılmış. Bir gün içinde yaşanan olaylar, duygular, düşüncelerin romanı. Zaman 1904, mekân İrlanda’nın başkenti Dablin. Eserden öğreniyoruz ki James Josy, bu romanı edebiyat münekkitlerini yüzyıl uğraştırmak için yazdığını söylüyor. Ve yine öğreniyoruz ki gerçekten de öyle, romanla alakalı sansasyonlar olmuş; üzerine psikolojiden sosyolojiye, edebiyattan dile, belli başlı alanlarda araştırma yapılmış, uzmanlar tarafından fikirler beyan edilmiş. Misal psikanaliz Jang’a göre Ulysses macerası “hiçlikte” düğümlüdür.  “Olysses,  Eski Yunan  efsane kahramanlarından Odysseus’un Latince söylenişi ve Avrupalılar arasındaki meşhur olan ismidir.” (syf 237)

“Odysseus, eski Yunanca’da  -tahminlere göre-, ‘outis-hiçlik’ ve ‘Zeus-kutsal’ kelimelerinin birleşmesinden oluşur ve  ‘kutsal hiçlik’ demektir” bilgilendirmesinde bulunuyor okuyucusunu Gürselgil. Peki Ulysses kimdir, sorusuna cevabı ise romanın yazarı veriyor. “Her hangi bir kimse veya hiç kimse!”

“Hiç” fakat “kutsal hiç”. Tasavvuftaki “hiç” mevzunu hatırlatıyor. “Hiç”liğin kutsal manasının dışında küffar manası var. Üstad’dan hatırlatırsak:

Âlemin küfre göre, hem başı, hem sonu “hiç”…
“İki hiç” arasında varlık olur mu hiç?..

Ulysses’e dair  satırları okurken zaman zaman bunalım psikolojisiyle sarmalanmak gibi bir risk altında kalabilirsiniz. “Ürpertici boşluklar, marazi hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehennemi…”

Peki bu romanı neden bu kadar önemsemiş üzerinde durmuş yazar? Bir kere Aklıselimin İcapları adlı eser, ismini bu romandan almış. Şöyle diyor Yazar Gürselgil: “Akılıselimin İcapları” klişe olarak bana ait değil…. İrlandalı yazar Jamess Joyce’un Ulysses’ adlı romanında bahsettiği bir kavram… Bu isimde bir kitap yazmak istediği veya yazdığı romanın bu isim altında da okunabileceği mânasında…”

Bir diğeri Akıncı Yol dergisinin birinci sayısında yer alan kısa bir haber… Bu habere göre, Ulysses’in, Salih Mirzabeyoğlu’nun Tilki Günlüğü (psikoljik roman) serisinin yanında sadece bir yeltenişten ileri gitmediği belirtiliyordu. Sıradışı bir deneme fakat…Tilki Günlüğü’yle karşılaştırıldığında “sırf bir yelteniş”. “Şuur altı” lisanına rağmen dile dair kök ve hakikati arama çabasında bulunamadığını anlıyoruz. Şuur altı lisanını tercih etmesi yönüyle Tilki Günlüğü’yle mukayese edildiğini düşünüyorum. Fakat yine de bu dilin mevzuu içerisinde hakikate erdirici bir mahiyetinin olmadığını anlıyorum. Tilki Günlüğü’nün “Kusto Lügati”  ile aslında mukayese dahi edilemeyeceği sonucunu çıkarıyoruz. “İnsani hakikat ve lisan münasebetiyle”

İmamı Gazali Hazretleri’nin ifadesiyle “Bütün ilimlerin temeli lügât ilmidir.” Bu da Tilki Günlüğü’nde olduğunu hatırlatıyor yazarımız. Tilki Günlüğü kendi başına bir alan, ihtisas; anladıklarım var, anlamadıklarım var, anlar gibi olduklarım da. Neden bu kitap Tilki Günlüğü’yle kıyaslanmış diye bir soru sorup kendimce cevaplamaya çalışıyorum:

1)Sıradışı bir eser olması sebebiyle…
2)Tam olarak (yazarları hariç) kimse bu eserlerin mahiyetini kavrayamamış olması…
3) Kendi içinde sırları olan, şifreleri olan…
4) Dil ve teknik bakımdan, mukayese edilebilir mahiyete sahip.

Diğer taraftan şu bakımlardan hiç de kıyaslanılmayacak iki eser bana göre:

1)Olysses sansasyonel bir roman, müstehcen unsurlar sebebiyle yasaklanmış. Tilki Günlüğü ise ideolojik sebeplerden, bildiğim kadarıyla 6. Cildi yasaklı… (Güncel durum nedir, tam olarak bilemiyorum.)

2)Cazibeli fakat tehlikeli olduğu söyleniyor Olysses’in. Tilki Günlüğü ise muhatabına göre farklı farklı; yani dostuna emin, düşmanına tehlikeli(!)

3)Olysses bir gün içinde geçen hadiseler, durum ve haller, duygu-düşüncelerin romanı. Tilki Günlüğü ise bir yönüyle günlük, bir yönüyle lügât, rüya, hayâl, hakikât, roman ve bilmediğim diğerleri…

4)Tilki Günlüğü’nün ismi de cismi de tasavvufi bir mevzu yahut mevzularla mülhem. Hal ve ötesi, dil ve ötesi, madde ve ötesi, ben ve ötesi, varlık ve ötesi, ötenin ötesi…

Bizler genellikle birinci unsurlara takılıyoruz, “öte”ye yetmiyor gücümüz, o yüzden eser anlaşılmaz değilse de bizler anlamayanlardan oluyoruz. Kim bilir? Muhatapları tarafından dahi yer yer anlaşılamayan eser, maksatlılar tarafından ise farklı anlaşılır oluyor. Neler mi anlıyorlar onlar? Mesela: Bu eser olsa olsa bir eylem plânı raporudur ve gizli mesajlar içerir, böylece eser üzerinden anlaşırlar kitabı okuyanlar. Diğer taraftan kendi tarzı, tekniği, mahiyeti içinde bunun bir psikolojik roman olduğu hakikati, hakikatin romanı ve hakiki roman oluşu hiç de dikkate alınmaz. Neydi roman? “Olan ya da olması mümkün olanın anlatıldığı eser. Kişi, zaman, mekânı da içine alarak. Olan- olması mümkün olan… Olması mümkün olan nedir? Her şey… Değil mi ki her şey ihtimaller âleminden. Öyleyse her şey yahut çok şey roman…

(Bu arada bir itiraf: Yazar Gürselgil’in uzun uzun üzerinde durduğu, benim de tahlilimde yer verdiğim bu romanı (Olysses) okumadım. Bir edebiyatçı ve edebiyat öğretmeni olarak bu bir eksiğim mi? Emin değilim. Neyse hangi konu da yahut hangi alanda “tam”ız ki diyerek avutayım kendimi.)

Romana – edebiyata dair bölümlerin birinde ise bir mülâkata yer vermiş yazar… Kendisiyle yapılan bir mülâkat bu. Yazara roman nedir, diye soruluyor:

“Bakın buna hemen cevap veremem. Vermeli miyim, ondan da emin değilim.” diyor Gürselgil. Gerçekten de öyle yapıyor, hemen cevap vermiyor. Sonrasında cevap veriyor mu, ondan da ben emin değilim.

“Roman üzümdür.” Ne bakımdan? “Bilmiyorum” Olmadı…”Roman tamamlanmayan, eksik kalan iştir!” Ne bakımdan* “Kem –küm” Olmadı… (syf 308)

Olmaz tabii, zaten de olmazını göstermek Aklıselim’in İcaplarından… Yani roman yazmak da romanın ne olduğunu anlamak da anlatmak da bir kifâyet işi demek istiyor, benim anladığım. Yoksa laf salatası ve bu salataya malzeme olmak istemiyor belli ki. Oysa yazarımız roman ve romancılığa dair keyfiyeti müsbet yönüyle ortaya koymuş olmasına rağmen… Tanım değil, mahiyet, isim değil keyfiyet esas olması gerektiği gibi, roman değil asliyet de öyle. Hem asil hem asıl olmak. Yani “asıl olan”a karşılık asılın taklidi olan roman, romansa maymun en büyük romancı. Bu örneği benzer bir ifadeyle yazarımız veriyor ki çok da doğru bir örnek.

Yazarımıza İslami roman hakkında düşünceleri soruluyor mülakatta. Ünlü bir İslami roman yazarının “Müslüman olmayan bir romancı, Müslüman romancıdan daha şanslı, çünkü her istediğini yazabiliyor.” sözünü hatırlatıyor. (İsmi zikredilmeyen yazarın daha sonra bu sözü yalanladığını da yazıyor Gürselgil.) Bu söz varsayalım ki gerçekten söylenmişse facia olduğuna dikkat çekiyor. Öyle ya şapur şupur edebiyatı yapmak bir şanssa vay bizim şanssızlığımıza.

Bir de şu salya sümük edebiyatı, İslami camiada çok satan. Buna da ironik ifadelerle göndermelerde bulunuyor yazar. “Bizi ezdiler bizi çizdiler… gelin ağlaşalım…” (syf 316)

Zulüm görmek başka, mazlum ve mağdur olmak başka, bunun vakarla ifadecisi olma bir yana, bunun edebiyatını yapmak başka. Böyle olunca ne hikâyeler çıkar her birimizden, ne romanlar, malzemesi gerçek olan fakat fikir olmazsa ağlak, sadece ağlak.

“Ne bir sanat kıymeti taşıyor, ne bir mesele getiriyor…  Bu tür edebiyat, İslami gençlik üzerinde müthiş etkili. Bunlar deli deli okunuyor ve gençlerin ruh dünyasını şekillendiriyor. Bu nesillerden, ağlamazken bile ağlamaklı konuşan, sadece namazını kılıp türbanını takmak isteyen, sümsük, silik, hayattan kopuk tiplere dönüşüyor İslami olmanın böyle olmayı gerektirdiği telkin ediliyor onlara. ”
(syf 316)

Şimdi burada bir duralım ve münekkit olarak devreye girelim. Bir kere yazarımızın tespitleri doğru, amenna. Fakat işin içinde olan biri olarak gerçekten inanarak diyorum ki bu gençler okusa da keşke böyle İslami romanları okusa. Birincisi, gençlerin büyük çoğunluğu okumuyor. İkincisi aslında gayri İslami bir kültürü, eğitimi, aile yapısı olmamasına rağmen gençlerin bir kısmı nerde abuk sabuk, gençlerin duygu hayal dünyasından rant sağlama peşinde olanlar var, onların kitaplarını okuyor, onları bir şey sanıyor. Bunlar yazar falan da değil. Çoğu üniversite öğrencisi gençler, böyle kitaplar çıkarmışlar, diğer bazıları da onların peşinde… Maalesef ki muzır neşriyata dahi girebiliyor. Derslerimde kaç tane kitap topladım böyle, bilseniz. “Evladım, bu kitapları okumak sana yakışıyor mu?” dediğimde. “Hocam ne olur aileme söylemeyin.” diye ağlaşıyorlar. İşte böyle ağlaşmaktansa sanki o beğenmediğimiz İslami romanları okuyup ağlaşsalar keşke, demek geçiyor insanın içinden.

Romanla alakalı bir de Simyacı üzerinde duruyor yazar. Simyacı’dan söz ederken “sizin Simyacı’nız” ifadesini kullanıyor nedense. Nezaket gösterip “ah çok af edersiniz, sizin Simyacı’nız” diyor. “Siz” diye hitap ettiği o satırları okuyan, yani Aklıselimin de okuru olanlar mı, anlamadım; siz dediğine göre. Neden bizim Simyacı’mız oluyor, onu da anlamadım diyeceğim ama anladım aslında: Bir eleştiri mahiyetinde, yazar kendinden uzak tutuyor Simyacı’yı, belli ki beğenmemiş. Bizim Simyacı’mızı, bizim yazarımız da okumuş, okumuş ki : Onun, işin hakikatine yabancı, toplama bilgilerle çene düşürmeye mahsus bir şeyden başka bir şey  olmadığını söylerken buna rağmen okuduğunu da söylüyor. Fakat şu tesbitten de kaçınmıyor: “Bir modern ve ılımlı Batılı gözünde Müslüman kadın, Müslüman erkek tarafından tutsak edilmiş, kendisine değer verecek Hristiyan erkek tarafından kurtarılmayı bekleyen, kurtarılmaya değer veya değmez bir şeydir.” (syf 289)

Bu tesbitle birlikte Simyacı’yla yollarını ayırıyor yazar. Hem bir de -şahsi menkıbe- mevzu var. “Herkesin şahsi menkıbesi” nasıl olsun, neden olsun? Menkıbe bu, öyle anonim bir ürün mü, durum mu? Şahsi olsa dahi, herkesin olunca aleladeleşiyor, o zaman da menkıbe olmuyor. Acaba bu menkıbe çevirmenin bir hatası olabilir mi, hayat hikayesi anlamında kullanılmış olabilir mi derken bu romandan aklımda kalan kadarıyla tam olarak hayat hikayesi değil tabii buradaki. Biraz da gizemli bir durum ya da neyse… Şahsi menkıbe?.. Eser zaten Doğu klasiklerinden mülhem, Doğu kültüründen unsurlar var, Batılı şifreler var. “Fatıma’nın üç sırrı”nı ima eden satırlarını okuyunca kitap kendini duvarda buluyor, çünkü kitabı duvara fırlattığını söylüyor yazar. Roman vesilesiyle “aşk” mevzuna da giriş yapıyor  yazarımız ardından. Güzel tespitlerle âşıkâne ifadeler kullanıyor aşk üzerine. Demek ki Simyacı duvarda sayfaları uçuşsa da yine de işe yarıyor; yazarımızı ilahi aşk, mecazi aşk üzerine düşüncelerini ifade etmeye sevk ediyor. Buradan da tasavvufa sarkıyor yazar. Divan Edebiyatına, Doğu Edebiyatına, Batı Edebiyatına, Rus Edebiyatına… Bu edebiyatlardaki aşk duygusuna….Ve aşka dair:

“Aşk insana yolların bilgisini ve kahramanların sanatını verir; birincisinde ilim, ikincisinde amel…
İşte, ‘kainat muhasebesi’ne ipucu!”  (syf 290)

Eyvallah…

Edebiyata dair diğer bir konu Dante  -İlahi Komedya- Tilki Günlüğü- iştikak- Kusto Lügâti ve Tilki Günlüğü’nün takdim yazısı “Kaptan Kusto Müslüman”

“Yaş otuz beş, Dante gibi ortasındayız ömrün.”

Neden Dante gibi? İşte bunu açıklıyor yazar: İlahi Komedya’nın birinci cildi olan Cehennem’in ilk mısrası:

“Hayat yolumuzun yarı yerinde.” Dante bu mısraları yazdığında da işte tam da o yaşta: Yaş Otuz Beş, Cahit Sıtkı’nın şiiri de buradan mülhem.

“Hayat yolumuzun yarı yerinde”, yazara Üstad Necip Fazıl’ın;

“Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”

mısralarını hatırlatıyor. O hayalin “ümit” olduğunu söylüyor yazar.

Dante’ye dair tafsilatlı bilgiler, açıklamalar, oradan Mevlana Hazretleri’nin karanlıklar ülkesi tasviri…

Dante bir idam mahkûmu… Nedeni siyasi… “Şair olmasaydı ona acınırdı oysa o bir şair ve şairlere acınmaz saygı duyulur” der yazar. Ne güzel bir ifade “şairlere acınmaz, saygı duyulur.” Kendisi de bir şair Gürselgil’in…

Tasavvufa Dair:

Bu bölüme yazar bir soru – cevapla başlıyor. Soru şu: Tasavvuf nedir? Cevap: Tasavvuf kaâl- söz değil, hâldir, diye cevap verirken halbuki bu da bir kaâldir diye de ekliyor. Başka bir tarif olarak da şunu veriyor:  “İki kişi arasındaki sır.” Peygamber Efendimizle büyük dostun arasındaki mağara dostluğunun bu sırrın başında geldiğini de hatırlatıyor. Tilki Günlüğü’nden başka bir sır: “Sin iki kişi demektir.” İki kişi Ufuk ile Hafiye… Yine Tilki Günlüğü… Sır…

“Bir sır ki âşikâre
Avcı yenik şikâre,
Yalnız, yalnız sabırda,
Çaresizliğe çare…”

Salih MİRZABEYOĞLU

Sırrın iki yüzünden biri Allah’ın cemal suretinde tecellisi, diğeri celal suretinde tecellisi. İmamı Rabbani Hazretleri bunu “iki gözlü he” harfinde bulmuşlar. Bu harfin bir gözü cemâle, bir gözü celâle nazar eder, deniyor. Bunlarla birlikte “iki gözlü he” harfinin tedailerini uzun uzun açıklıyor yazar.

“Apaçık” bir sır ve sabır tenâsübü. Sabırsızsanız sır saklayamazsınız. Hemen söylemek istersiniz, aşikâr edersiniz ki sihri bozarsınız.

Tasavvuf “uçurumlar üzerinde yürümek…”

Allah ehlinin huzuruna gelen bir kimse, kendisini boşaltmalıdır ki onu doldurmak mümkün olsun. Sohbet ve cemiyetten maksat ya ifade ya istifadedir.

Yani önce boşalacaksınız ki dolasınız, önce iflas edesiniz ki zenginliğe erebilesiniz. Bunları yapabilen insan samimidir; samimidir ki benlik duygusundan sıyrılmıştır. Hal bu olunca tasavvufun tarif edilemezliği içindeki tarifini  “samimiyet” olarak ifadelendiriyor yazar.

Nakşibendilerin, “Kişi üzerinde bulunduğu işin zamanı içindedir.” sözünü de naklediyor . Zamanı değerlendirmek, zamanı iyi değerlendirmek, yaptığımız işle de alâkalı oluyor aslında. Tasavvuf ehli denince de öyle. Her ne kadar tasavvufun içe dönük yönü asıl unsur ise bunun dışa vurumu da lâzım elbette. Tasavvuf ehli nefis terbiyesiyle kalbi mutmain, ruhunu tatmin edebilen kişidir ya; peki bu içe dönük, deruni, batını yönün dışa vurumu olmasın mı? Tabii ki olmalı, olmalı ki tasavvufun temel esaslarından samimiyet, hakikat olsun. Yoksa ne olur? Belki de son yüzyılda olduğu gibi sofi enflasyonu olur ki, öncelikle gerçek tasavvuf ehlini ve tasavvufu Allah onların şerrinden korusun. Çünkü bu din ve bu insanlık ne çektiyse hep sahtelerinden çekti. Sahte âlimler, sahte mürşitler, sahte müslümanlar ve hatta sahte kahramanlar!..

 

İlim ve Bilime Dair:

“İlim bir nokta idi cahiller onu çoğalttı.” Bu cahillerden biri olarak en azından şu cahillerden olmamaya çalışmalıyız:  “Hristiyanlar âlim olunca Hristiyanlıkla alâkaları kesilir… Müslümanlar da cahil olunca İslamiyetle alakaları kesilir.” ( Salih Mirzabeyoğlu / Marifetname – Süzgeç ve Şekil)

Cahilliğimizle çoğalttığımız ilimlerden biri fizik. Bununla da kalmayıp bir cahillik daha ettik insanoğlu olarak, bir de kuantum fiziği denilen bir fizik çeşidi daha icat ettik. Ya da var olanı isimlendirdik. “İzafiyet nazariyesi.” Oysa fizik müsbet bilimlerden. Yani kesin sonuçlar, kurallar, matematiksel ifadeler vesair… Peki nasıl olur da bir müsbet bilim izafi olabilir, izafiyet nazariyesi gibi değişkenlik ifade edebilir? Sonuçta maddenin özellikleri belli değil mi? Taş katıdır, su sıvı, hava ise gaz. Nasıl olsun ki; bana göre, sana göre, ona göre; yahut zamana göre, duruma göre farklılık gösterebilsin? Tam da bunları düşünürken okumaya devam ediyorum:

“Atomun ‘cevher’ ve ‘belirlenebilir’ olmadığının anlaşılmasıyla da, fizik ilmi metafiziğe doğru kıvrılmış olur.”  (syf 105)

Dün atomun cevher olduğunu iddia edenler bugünün cahilleri olurken, bugün atomun maddenin, varlığın cevheri olmadığını iddia edenler de sakın yarının cahilleri olmasın. Salih Mirzabeyoğlu’nun eseri Yağmurcu’daki kuraklığı sonlandıran, yağmuru getiren hadiseler zincirindeki sır, sır olduğu kadar da aşikâr olan ne:  İç âlem düzeni. İşte Zukemiyat, yani kuantum, yani izafiyet, yani anlamaktan ziyade inanmak. İlim ve din arasında tezatmış gibi görülen aslında pekâlâ başkalaşmış ayniyet.

Sonra tıp… Dün şu şu yiyecekler, şu şu hastalıklara zararlıydı. Bugün ise tam tersi. Tıp mı değişti, insanlar mı? Yoksa değişen bir şey yok mu dersiniz? Bilmeden de olsa, dolaylı da olsa Allah’a yaklaşıyor insanlık yoksa tam tersi mi? Kader diye bir ilim mi var yoksa, bütün ilimlerin pabucunu dama atan?

Lorenzo buna misal. Ağına düştüğü bir hastalıkla bugün yarın ölümü beklenen Lorenzo’nun  annesi ve babası bir şeye inanıyor. Lorenzo’nun bu hastalığın üstesinden geleceğine, iyileşeceğine… Sadece bunun nasıl olacağını bilmiyorlar ilkin. Sonrasında ise oluşturdukları bir yağla imkânsızın mümkün olabileceğini görüyorlar. Gün gün iyileşme belirtileri gösteriyor Lorenzo.

Siz suyun boğmayacağını düşünüp suya atladınız mı, yahut ateşin yakmayacağına inanıp ateşe attınız mı kendinizi? Bunu yapamayız değil mi? Çünkü su boğar, ateş yakar. Fakat dikkatimizden yahut inancımızdan kaçan bir şey var: Allah dilerse… Allah dilerse gerçekleşir her şey. O, “ol” der ve olur. Önce inanmak lâzım. İnanmak…

“Lorenzo’nun Yağı” bir film olduğu kadar bir hakikat. Buz gibi bir hakikat daha var ortada: Bilim denilen şey sanıldığı kadar da bilimsel değil aslında, kuantum fiziğinde olduğu gibi.

Müziğe Dair:

Yazarımız Türk müziği tarihini, geniş çerçevede ele almış ve analiz etmiş eserinde. Bu bölümün girişi şöyle başlıyor: “Cumhuriyet devrimiyle birlikte ruhumuzdan koparılan öz değerlerimizden biri de Türk müziği.” Yazar  bu iddianın ispatını da ortaya koyuyor aynı zamanda. Misal: “1926’da Türkiye’deki bütün mekteplerde Türk müziği eğitimi yasaklanır ve yerlerine Bati müziği eğitimi konulur. Aynı yıl Türkiye’de tek musiki mektebi olarak kalmış bulunan Darülelhan’ın Türk müziği şubesi lağvedilerek, yerine Batı müziği eğitimi verecek olan İstanbul Belediye Konservatuarı kurulur. Ardından Türk halk müziğine de el atılarak onlar da Batılı usulde armonize edilir ve “millileştirme” adı verilir. …1936’da “Ankara Devlet Konservatuarı’nın açılması ve başına Nazi’lerden kaçmış Yahudi Paul Hindemith’in getirilmesiyle “millileştirme” işi tamamlanmış olur.” (syf 135) Misallere ve analizlerine devam ediyor yazar ve çok güzel bir değerlendirme yapıyor bunları yazarken:

Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir. Ki, biz burada Batı müziği düşmanlığı yapıyor değiliz. “Alaturka mı, alafranga mı ?” sorusuna “İkisinin de soylusu!” diye cevap veren Üstad Necip Fazıl’ın soyundan geliyoruz, diyor yazarımız. Öyle ya…

Yazar Gürselgil, Salih Mirzabeyoğlu’nun Şiir ve Sanat Hikemiyatı adlı eserinden yaptığı iktibası müzik için de geçerli kılıyor:

Buradan hareketle müziğin hem güzellik hem yücelik duygularımıza hitap etmesini önemsiyor. “Hem ruhun müziğe tesir etmesi, hem de müziğin ruha tesir etmesi…. ‘Fikrin duygulaşması’ yanında, ‘duygunun fikirleşmesi’…

Müthiş!..

Müthiş olan bir şey daha var ki bu bahiste, o da müzikle cihad şuurunu ilham ettirmesi, mihrak noktada.

Öyle ya “Allahuekber  Allahuekber!.. Ordumuz olsun daim muzaffer.” Hem nida, hem name, hem fikir hem aksiyon ve zafer… Nihai olarak “Zafer inananlarındır.” Allahuekber!..

Bahse dair kitapta yer alan değerlendirmelerden bazıları:

“Müzik aşıkın aşkını ve fasıkın fıskını artırır.”

“Eskiler musikiye, matematik ve astronomiyle beraber öncelikle bir ilim olarak alırdı:

Ruhumuzda, kulak zarımızın hassasından daha acaib bir hassa var: Anlayış…”

“İdeal müzik- İbda müziği” biri savaşan insana, diğeri düşünen insana hitap eden iki temel yön belirtiyor.”

“Büyük Batılı bestekâr Franz List şöyle der: “Müzik, o en ilahi ve en şeytani sanat.”

“Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur hikmeti…”

“İBDA Mimarı, bu manada, ‘Müzik İslama göre İlahi tefekküre yol verdiğince azizdir’ buyurmaktadır.”

Bu mevzulardan başkaca yazarın kendi ifadesiyle “çalakalem” yazdıkları da var. Bunları da “Çalakalem” bölümü içinde derlemiş, toplamış.

Bu bölümde daha aktüel ve biraz da magazinel konular üzerine çalakalem yazmış Gürselgil. Misal: Stand-Up üzerine yazdıkları… Modern soytarılığa benzetiyor yazar bu  alanı. Yine bu bölümde Molier’den Şarlo’ya, Nasreddin Hoca’dan meddaha, komedyenliği irdelemiş. Bu ve benzeri bölümlerde yazarın dil ve üslubu biraz farklılaşıyor. “Züppe, yavşak” gibi sıfatları bahsi geçen yeni nesil komedyenlere, şovmenlere sarf etmekte bir behis görmüyor. Değil mi ki bu zevatın zaten anladığı dil bu; çünkü  kullandığı dil zaten bu.

Sinema sanat mıdır, ticaret mi ? Bu sorunun cevabı o ya da bu. İki yönünün de olduğunu düşünüyorum şahsen. Yüzde yüz ticari maksatlı olanları var, gerçekten sanat kaygısı duyulanları var. Hangisi hangisine daha yakın cevabı kendinde olan iki filmi mukayese ediyor yazar bu bölümde ayrıca; biri yerli biri yabancı: Cesur Yürek ve Eşkiya.

Yürekle söylenen şu söze yürekten katılıyorum: “En büyük silah ‘yürek’tir: Yüreği olanın silahı da olur, her şeyi de…”

Cesur Yürek, işkencelere rağmen hürriyet aşkından vazgeçmez. Ve kahramanca ölür ve ardından onun takipçileri İskoçya’yı hürriyetine kavuşturur. “Eşkıya”yı “Cesur Yürek”le kıyasladığında şöyle diyor yazarımız: “Bir isyanın anatomisi” olmak yerine, sadece “bir isyanın dedikodusu”…

Bir de kitabın arka sayfalarında “Arkabahçe” ismiyle yer almış bir bölüm daha var ki bu bölümdeki noktalamalar bir o kadar veciz sözlerle de ifadesini bulmuş:

Ölü itin kanından diri enikler çıkmaz.

Dostuna yakın ol düşmanına daha yakın.

Ölmek yeniden doğmak için!..

İçe doğru olmak dışa doğru oldurmak…

Tamamlık ölmeden ölende…

Kötü ihtimal göze alınmazsa iyi ihtimalin güneşi doğmaz. Sizi fişleyeni siz de fişleyin… Size silah çekene siz de silah çekin… Sizi sorgulayanı siz de sorgulayın.

Biz de kalmak diye bir şey yok, ancak önce gitmek ve sonra gelmek var.

İslam inkılâbı oturduğu yerden isteyenlerin başaracağı bir iş değildir.

Kitabın muhteviyatı yukarıda anlatılanlar değil, çok daha fazlası… Tüm bunları ve daha fazlasını okumaktan başka düşünmek bir kez daha düşünmek belki de hiç düşünmeden anlamak, değilse de anlar gibi olmak,  yahut hiç anlamadan bilmek, o da değilse bilmeden inanmak, en cahilinden… Akıldan ziyade ruhla, idrakten ziyade izanla, ispattan ziyade ilhamla… Hepsine ayrı ayrı imkân bulabilirsiniz bu eserin muhteviyatında.

Ekim 2017
(Devam edecek.)

Fatma PARMAKSIZ

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir