Baba Beni Kur’an Kursuna Gönder

Biliriz ki dallar, ağaca; ağaç köke bağlı ve herhangi bir ağacının dalı da o ağaçla aynı özelliklere sahiptir. Kök toprakla temas halinde, toprakta ise hayatiyet sağlayan verimler mevcut. Toprağın altındaki bu verimler gövde, dal ve yapraklarla gün yüzüne çıkarak ve diğer verimlerle de birleşerek kainatın denge unsurlarından birer parça olarak müşahhaslaşır.

Eğer canlıysa, yaşıyorsa hiçbir  ağacı dalından, hiçbir dalı da yaprağından ayrı düşünemezsiniz. Her ağaç kendi bütününün özelliklerini taşıyan  dallara,yapraklara ve hatta meyveler barındırır.

Öyleyse “Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk” olan çocuklarımızın ve bizlerin durumu da bu minval ve misal üzre, yani çocuklarımız üzerinde velayet hakkımızın olması gayet tabii değil mi? Anne ve babalar bu hak ve sorumluluklarından dolayı özellikle eğitim- öğretim hayatında veli olarak vasıflandırılır.

Bir anne baba çocuklarının türlü ihtiyaçlarını karşılarken  aynı zamanda onların yetişmesi çabasındadır.Çünkü birtakım temel ihtiyaçların ötesinde insanı insan yapan özellikleri ve güzellikleri çocuğuna kazandırmak ebeveynlerin en tabii hak  sorumluluklarından şüphesiz.Aksi takdirde çocuğunu sadece besleyip büyütmenin  hayvanlar tarafından da yapıldığını düşünürsek bunun çok da insani bir değer taşımadığını söyleyebiliriz. Öyleyse çocuklarımızı sadece hayatta kalmak değil, hayatı tesis etmek ve ona yön verme noktasında yetiştirme isteği ve gayretimizden tabii ne olabilir. Peki bu husustaki haklarımıza ne kadar sahibiz ya da sahip miyiz? İşte konuşmamız gereken asıl mevzu da bu aslında.Her ne kadar birçok alanda  hak ve hukukumuza dair ciddi kısıtlamalar, engellemeler, yasaklamalara maruz olduğumuz gün gibi ortadaysa da bize düşen bunları her fırsatta güncelleyerek meselelerimizi diri tutmaktır.

“Alışmak” psikolojisini bertaraf edip alışmayacağımızın her hal ve durumda mana ve ruhunu taşımak idraki ve mesuliyetine sahip olmak borcundayız.

………

TC.’nin kurulmasıyla asırların taşıyıcılığını  yapan  bir medeniyet sil baştan değiştirip Batıya entegre bir sosyal, siyasal, iktisadi, bedii, dini hayat kurumsallaştırılarak halka dayatma usulüyle kabule zorlanır. Malum devrim ve inkılâplarla yüzyıllara uzanan bir tarih ve medeniyet  sıfırlanmaya ve 1923 milâd kabul  edilmeye çalışılır. Tabii bu milâdı öncülleriyle birlikte değerlendirmemiz gerekiyor:
17. yüzyılda başlayan, 18. yüzyılda Lale Devri’yle devam eden , 19. yüzyılda  Tanzimatla günümüze yaklaşan ve meşrutiyetle  meşrulaştırılmak istenen ıslahat gayretleriyle nihayet Cumhuriyetin ilanı ve Demoklasin kılıcının gölgesini her an üzerimizde de hissederek  halka rağmen  yaşadığımız bu günler…

Tabii ki burada tarihi bir seyre dalmak niyetinde değiliz. Yaşadığımız günlerin dününe ait  evveliyatını bu günlere taşıyarak günü dünden, dünü bugünden değerlendirmeyi sebep- sonuç münasebeti açısından önemli görüyoruz.

Bahsimize mevzu olan   çocuklarımız üzerindeki velayetimiz çercevesinde çocuklarımızın dini eğitimi ve bunun da ötesinde her türlü eğitiminde ne kadar hak sahibiyiz ya da hak sahibi miyiz diye düşünmeye odaklanırsak karşımıza bu konunun ötesinde ve genelinde pek çok mesele çıkmış olacak.   Bunlardan bazılar:

– Tek taraflı (devlet elinden sürdürülen) laiklik…
– Anti demokrat dayatmalar…
– Korku  Cumhuriyeti (TC)…
– Eğitim ve öğretimde fırsat eşitsizliği…
– Kör, sağır, topal demokrasi…
– Çağdaş zihniyet(!)in  çağdışı baskıları…
– Eğitim ve öğretim seferberliği palavraları
– “Baba Beni Okula Gönder.” ajitasyonları…
– Paranoyak ve histerik yasa koyucular…
– Yasalara muhalif yönetmelik ve genelgeler…
– Milletin taleplerini hiçe sayan  yöneticiler…
– Hak anlayışından  uzak hukuk…
– Hukuksuz  adalet, adaletsiz hukuk…
– Reçetesiz hasta…
– Yaşasın mutlu azınlık…
– Okularda eğitilen değil, kaybedilen çocuk ve gençlerimiz…
– Tepkisiz insan yığınları, uyşturulan beyinler…
– Bunalım toplumu, ahlak çöküntüsü…
– Gençler ve hatta çocuklarda yabancı madde bağımlılığı…
– Üç maymunu oynayan sözde aydın ve entellektüeller…
– Pudralı suratlı siyasetçiler…
– Tüketen ve tükenen cemiyet…

Ve en önemlisi:

“GÜNEŞİ CEKETİNİN ASTARI İÇİNDE KAYBETMİŞ MARKA MÜSLÜMANLARI…”
gibi saymakla bitiremeyeceğimiz alt başlıklardan sadece birkaçı…

………

Geleceği devredeceğimiz çocuklarımıza kendi dünya görüşümüzle mutabık eğitim aldıramamanın üstüne üstlük, onlara Kur’an eğitimini de 12 yaşından önce kurumsal bir alanda veremiyorsak, geleceğimizi ertelemiş ve belki de gözden çıkarmıyor muyuz?

Ağaç yaşken eğilirse, geciktirilen bu eğitimle ağacımızın suyunu, havasını, güneşini  ondan esirgemiş olmuyor muyuz.? Kurak bir toprakta  yetişen fidanlara sonradan verilen suyun, havanın ve güneşin ehemmiyeti ne kadardır?

İlköğretim yaşı altıya, hatta anasınıfı düşünülürse bu yaş beşe çekilir, ana okullarında ise üç- beş yaş arası çocuklara eğitim verilirken Kur’an Kurslarındaki eğitim yaşının 12 olması hangi akla hizmettir?Bu memlekette çocuğunu baleye, müziğe, tiyatroya, remlamcılığa, sinemacılığa vs. başlatma yaşına sınır konulmaz hatta basında ve yayında teşvik edilirken dini eğitimde (Kur’an eğitimi) böyle bir hakkı yoktur ne çocuğun ne velinin.Bırakın hakkı, yasaktır ve hukuki soruşturma gerektirir.

Memleketin has ve halis evlatlarını “öteki”leştirerek;    hesap soran, alternatif  üreten, muhalefet eden bir nesli de kendi elleriyle kendi yetiştirmiş oluyor aslında mevcut sistem.Biz biliyoruz ki gerçek manada sistem ifade etmeyen sözde sistemler her zaman kendi muhalaefetini gayri ihtiyari de olsa yetiştirir. Çünkü her türlü eksik, yanlış, tutarsızlıklar, olamayışlar, yarım ve tersine oluşlar insanları yeni arayışlara yöneltir.

Sistemin içinde yaşasanız da , üstünde düşünebilirseniz, yani  meseleleri mesele edinen, fikreden, üreten, aksiyoner bir şahsiyetiniz varsa sizi sistem tersinden eğitmiş olur aslında. Bu nedenledir ki kendine kazandırmak isterken karşısında bulur  bu özellikteki fertleri, grupları. Bu minvalde sistem aleyhtarlığının daha çok üniversitelerde fidelenmesi de manidar. Kısacası geri tepen bir eğitim…

Diğer taraftan özellikle   Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde kız çocuklarını okula göndermeyen aileleri ikna için hazırlanan “Baba Beni Okula Gönder” , “Kardelen Ayşe” kampanyaları, güya eğitim seferberliği…Bir başka garip durum ise çocuklarımıza 12 yaş Kur’an eğitimi yasağı getiren zihniyetin 23 Nisan’ da aynı yaşlardaki hatta daha da küçük çocuklara Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Meclis Başkanlığı gibi makamları vererek sergiledikleri  “tiyatral komedi”… Bu çocuklar madem ki 12 yaşından önce Kur’an eğitimi alacak kadar bir yeterlilik ya da değer gösteremiyorlarsa, bu makamlara gelecek değeri gösterebilmiş mi oluyorlar? Yoksa bu makamlar, çocukların bir günlük de olsa yönetebilecekleri  bir seviye mi belirtiyor? ( “Bu gün 23 Nisan.Her yerde büyüklerin yerine küçükler. Dikkat etiniz mi bilmem, işlerde bir değişiklik olmadı.” -Salih MİRZABEYOĞLU – DAMLAYA DAMLAYA- tesbitini hatırlıyoruz bu vesileyle…)

Kur’an eğitimine yaş sınırı yasağı getiren zihniyet sahiplerinin  okuma seferberliği çercevesindeki “Baba Beni Okula Gönder” sloganlarının ve kampanyalarının samimiyetsizliği de ortada değil mi?Bir kere düşünün; bu aileler çocuklarını neden okula göndermek istemez. Siz o ailelerin ve bizlerin istediğimiz eğitimi, istediğimiz şart ve ortamlarda verdiniz de biz mi kabul etmedik? Öyleyse yavuz hırsızlık yapmak niyedir?

İnançlarını, değerlerini, maneviyatını, hasılı insan olmanın  memuriyet ve mesuliyetini taşıma davası ve gayretinde olan memleket evlatlarına ya gölge etmeyin başka ihsan istemez ya da insanımızın  sözüne ve sesine kulak verin,gereğiyle birlikte!..

Fatma PARMAKSIZ

 

Be the first to comment on "Baba Beni Kur’an Kursuna Gönder"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*