3018 YILINA AİT TARİHTEN BİR YAPRAK

Bundan bin yıl sonra yaşıyor olsaydım böyle anlatırdım bu süreci:

I. Dünya Harbi adıyla tarihe geçen o meşhur savaş sonrası, Batılıların kışkırtmasıyla, bîtâp düşmüş Osmanlı Anadolu’suna saldıran Yunan ordusu okkalı bir şamar yemişti. İşte bu Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan (1923) Türkiye Cumhuriyeti, çekilmek zorunda kaldığı dar vatan toprakları üzerinde garip, tuhaf ve korkunç bir yapılanma içine girildi.

Kurtuluş Savaşı’nın hemen akabinde silah arkadaşlarını safdışı bırakan (Bunlar; Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele idamla yargılandılar) Mustafa Kemal, savaşın önderlerinden biri olmanın avantajını ve referansını akıllıca kullanıp devletin başına geçti. Hemen dalkavuklarıyla birlikte gerçekleştirdikleri “devrimlerle” ülkemizde korkunç bir maddi manevi yıkıma yol açtılar. Atalarının emanet ettiği bin yıllık mirası reddetmekle kalmadılar; o mirasa karşı adeta ikinci bir kurtuluş savaşı verdiler.

İstiklal Mahkemeleri namıyla kurulan “terör örgütü”, sayıları on binlerle ifade edilen bir katliâma imza attılar. Aleleacele yapılan devrimlerin ve yeni devletin bâriz vasfı ulusalcı olmasıydı. Devrin ilkel bir modası hâlini almış olan bu ulusalcılık tüm tarihi mirasın, kültürün ve genetik kimliğin yani halkın ruh kökünün zıddıydı, onunla taban tabana çelişiyordu. Sadece bu değildi aykırı ve zıt olan; hemen hemen tüm yapılanmalar İslam’a karşı ve İslam’a rağmen, âdeta intikam alırcasına ikâme edildi. Yan bakanı darağacına çeken diktatörlük, M. Kemâl’in ölümüyle bitmedi; onun tahtına çöreklenen büyük dalkavuk İsmet İnönü döneminde de devam etti.

Saltanata şiddetle karşı olan bu ikisi, “ölünceye kadar Cumhurbaşkanı” sıfatıyla yeni bir saltanat kurmuşlardı.Kur’an öğretimi ve eğitimi yasak denilecek derecede kısıtlanmış, ezanlar tahrif edilmiş, sadece şapka melaneti yüzünden on binlerce masum insan hayatından edilmişti. Ve daha neler neler…

İnönü’nün gebermesi de daha uzun yıllar, ülkenin içine düştüğü, düşürüldüğü açmak ve kuyudan çıkmasına yetmedi. Darbeler gelenekselleşti, başbakan ve bazı devlet adamları idam edildi. “Vururum ha!” ordu tehdidi ve terörü yıllar yıllar sürdü. İç ve dış şartları itibâriyle Türkiye tam da yerli ve yabancı düşmanların istediği ve hatta pilanladığı bir yörüngede gidiyordu. “Deli kuyuya bir taş atarmış da, kırk akıllı çıkartamazmış” hikmetine uyan bir vaziyet ve manzara devam etti.

Bu, âdeta Kurtuluş Savaşı’nı boşa çıkartan “esaret” durumu, öyle kolay kolay bitecek gibi gözükmüyordu. Zira iç ve dış düşmanlar öyle istiyorlardı. Bu çarpık yapının bekçisi konumunda olan ordu vardı ve darbeler konusunda eşi az bulunur bir tecrübeye sahipti. Beğenmediği hükümetleri alaşağı ediyor, darbe yapıyor, halkın iradesine hiç mi hiç saygı duymuyordu.

Lâiklik adını verdikleri tuhaf bir uygulamayla İslam’ın ve Müslümanların önü kesiliyor; kendi maneviyatına ve tarihine düşmanlık yapanlar el üstünde tutuluyordu.

Diğer yandan bu geçen uzun yıllar sonunda ülke bir adım ileriye gitmemiş, bütün sahalarda yoksulluk ve geri kalmışlık hükmediyordu.

Fakat birden bire bir şeyler değişmeye başlamasın mı?

İstanbul’un Belediye Başkanı yine bir ayak oyunuyla konulduğu cezaevi sürecinden sonra kendi patisini kuran Recep Tayyip Erdoğan büyük bir oy patlamasıyla iktidara geldi İslamî bir gelenekten gelen Tayyip ne ile karşılaşacağını biliyordu elbet! Generaller boş durmuyor, her fırsatta abanın altından sopa göstermekten utanmıyorlardı. Daha türlü makam ve çevrenin baskılarına boyun eğdirmeye çalışıldı. Ne var ki bütün bu baskı, tehdit, yargı yolu ve kıskaclardan akıllı manevralarıyla sıyrılan Tayyip Başkan, sadece halkı için değil, tüm ümmet için âdeta umut olmaya başlamıştı.

Gösterdiği liderlik vasfı, 80 yıldır inim inim inletilen halkın teveccühüne ve desteğine sebep oldu. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da bütün ipleri eline geçirip dirayetli bir yönetim sergilemesini bildi. Darbelerden kalan Müslüman düşmanlığının göstergesi olan bir çok kurumu ıslah etti. Ordu genel olarak maneviyat ve halk düşmanlarından ayıklandı. Müslümanlar üzerindeki ordu ve devlet baskı ve sınırlamaları kısmen bertaraf edildi.

Bütün bunlara rağmen uzun iktidar süresi içinde, ülkenin gerçek sahipleri olan Müslümanların asıl beklentilerine malesef yeterince karşılık verilemedi. Tayyip ve partisi ülkenin tarihinde görülmemiş bir millileştirme ve kalkınma hamlelerinin mimarlarıydılar. Kendi silahlarını üretebilen bir ülke olmasına karşılık, Lâiklik gibi kerih bir “ur”un yaşamasına ve bu kötülük kaynaklarının yokmuş gibi davranılmasına devam edildi.
Halkın ve ümmetin bu benzer beklentileri eşliğinde referandumla belirlenen ve geçilmek istenen Başkanlık Sistemi’nin başkanını, hükümetini ve yerel yönetimlerini seçmek için sandık başına gidilecekti şimdi.

(Not: Bilimsel bir üslup ve tarzda ele almadığım bu yazının değindiği tarihi gerçekleri bilimsel olarak ispatlamaya her zaman hazır olduğumu vurguluyor, yazının devamını da gelecek yıllarda kaleme almayı umuyorum!)

Be the first to comment on "3018 YILINA AİT TARİHTEN BİR YAPRAK"

Leave a comment

Your email address will not be published.


*