15 TEMMUZ KAHRAMANLARINA

Millet ve ümmet olarak tarihimizde bazı dönemler vardır ki nesillere taşınır, asırlarca yaşanır. 630- Mekke’nin Fethi… 1071- Malazgirt Zaferi’yle Anadolu’yu yurt edinişimiz… 1453’te çağ açıp çağ kapayan Fatih ve Fetih… 1918- Çanakkale’de yazılan zaferin destanı ve 1919’da başlayan ve zaferle neticelenen, istiklâli canla, kanla kazanan bir milletin diğer milletlere de örnek olan var oluş mücadelesi… Ve 15 Temmuz milli iradenin en güçlü, en vakur tezahürü; tarih kadar dün, hayat kadar bugüne ait misallerden…

Mücadele ve zaferlerle dolu tarihimizde dost da düşman da bellidir çoğu zaman.

Dost arkadan vurmayandır, güven veren, güven duyulandır aynı zamanda. Yüze gülen fakat arkadan entrikalar çeviren değil, dürüst olandır, yalansız, riyasız, çıkarsız… Fert olarak yahut milletler, devletler planında fark etmez dost ve dostluğun vasıfları.

Düşman ise “el”dir. Ha içimizden, ha dışımızdan birlik ve beraberliğimize, huzur ve refahımıza göz diken “yabancı” yahut “yabancılaşmış”. Hangi milletten olduğu çok da önemli değil. Bize hor bakan, art niyet besleyen, gizli planları olan, içimizde beslenen, dışımızdan desteklenen, yediği kaba pislemekten çekinmeyen hele ki hain, hele ki gafil, hele ki nankör kimse, işte o ve onlar yabancıdır bize, yahut yabancılaşmış, entrikaların adamı olmuştur. Kuzu postuna bürünmüş kurt misali…

15 Temmuz’da hem dostu hem düşmanı bize en net gösteren bir tarih yaşandı. Tarihin sayfalarına milletimizin ölüme meydan okuyan şanlı direnişi ak ve parlak yazılırken, hainlerin, zalimlerin uzaklardan kurulan tuzakları, sinsice gülen çehrelerin ardındaki maskeleri birer düştü o gün. 15 Temmuz milli iradenin gücünü gösterdi dosta düşmana. O gece hayatına kast edilen bir dünya lideri Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan “Milletin gücünün üstünde bir güç tanımıyorum.” derken milletine, hakiki milletine olan güvenini ifade ediyordu en kararlı şekilde. Aslında bu güven iki taraflı… Millet liderine güvendi, lider milletine. Öyle ya lider neyse toplum odur.

Evet; halkın, milletin Reisi olan Reisi Cumhur (cumhurbaşkanı) ve dava arkadaşları cesurdu, kararlıydı, inançlıydı yabancı adam yahut yabancılaşmış(!) adam karşısında 15 Temmuz gecesi, her zaman olduğu gibi. Aynı inançla, kararla, cesaretle bütün Türkiye yanında yer aldı liderinin, memleketinin, milletinin, bağımsızlığının. Çünkü tüm bunlar birbirinden farklı şeyler değildi, değildir. Vatan demek millet demektir, millet demek de vatan… Özgürlük ve bağımsızlık demek… “Aynı yolda beraber yürümek” demek, tabii ki bir liderin öncülüğünde. Bu lideri kendi iradesiyle millet seçmişse ki öyle, ona sahip çıkacak olan da, arkasından gidecek olan da millet olacaktır ki olmuştur.

Arif Nihat Asya’nın: “Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan!” mısralarını hatırlıyoruz bu vesileyle. Öyle ya ata demek bir yönüyle geçmişimiz, bir yönüyle geleceğimiz demektir. Bir yönüyle de önder, lider, reis… 15 Temmuz milli irade mücadelesinde ata, reisi cumhur demektir. 15 Temmuz gecesi milletine şu işareti verdi Reisicumhur: “Milletimi şehrin meydanlarına, havalimanlarına davet ediyorum.” Bu bir emir değil, bu bir davetti. Yine de bu millet, kendinden olan yöneticisinin bu davetini bir an bile geciktirmedi. Akın akın meydanlara doldu, havalimanlarına, şehrin kritik noktalarına. “İnanıyorsanız üstün gelecek olan sizsiniz.” ayetini hatırladı. İman en büyük güç… Öyle dememiş miydi Mehmed Akif, İstiklal Marşı’mızda?

“Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar!”

Çelik paletlerin altına yatan vatan evladına korku ne etsin ki? En halis vatan sevgisiyle darbeciyi alnından mıhlayan Ömer Halisdemir’in demirden iradesine kurşun işlemedi elbet, sadece bedenine isabet edebildi. Ve o an, şehid tahtında Rabbe gülümserken “ah, binlerce canım olsaydı” dediğini duymayanlarınız var mı? Peki Çengelköy’de hainlerin kurşunuyla son nefesini verirken Halil Kantarcı’nın “Ailemi, çocuklarımı ümmete emanet ediyorum.” vasiyetinden habersiz olanımız var mı? Ya asker üniforması giymiş FETÖ mensupları tarafından  vurulan okulumuz mezunlarından Mustafa Cambaz’ın şehadete nasıl gittiğinden?.. Eşi şöyle anlatıyor Şehid  Mustafa’yı ve o geceyi:

“Olay günü eşim evdeydi. Askerlerin darbe girişiminde bulunduğunu duydu. O sırada çatışmalar başlamıştı. Patlama sesleri, tarama sesleri geliyordu. Eşime, ‘gitme’ dedim ama ‘Bu olaylar başlamışken beni evde tutamazsın’ dedi. Ölüme, uçar gibi, koşar gibi gitti.” Oğlu ise şöyle anlatıyor bu kahraman babayı: “Babam Çengelköy’e indi ve daha sonra telefon açtı. Telefonda, askerlerin ateş açtığını ve kendisinin bir duvarın dibinde olduğunu söyledi. Tam o sırada silah seslerini duydum ve telefon kesildi. Bunun üzerine abdestimi aldım ve Çengelköy’e gittim. İnsanların üstüne ateş açılıyordu. Gözlerim babamı aradı ama onu bulamadım. Babam iki kurşunla göğsünden vurulmuş ve hastaneye kaldırılmış. Yapılan bütün müdahalelere rağmen kurtarılamadı.”

Üstad Necip Fazıl bir şiirinde “Ölsek de sevinin, eve dönsek de” der.

Maalesef ki o gece evine dönemedi Mustafa Cambaz ile birlikte 242 vatan evladı. Şehid ve gazilerimiz için elbette üzülüyoruz. Yine de şehadet gibi, gazilik gibi bir mertebeye layık oldukları için de gıpta ediyor ve seviniyoruz.

Vebalimiz olur, tüm bunlardan habersiz olursak, duymazsak görmezsek, anlatmazsak, şehidlerimizin ruhunu yaşatmaz, zalimlere adalet karşısında hesap sormazsak… Vatan için, dinü devlet için, millet için, bayrak için dökülen kanların helal olması için 15 Temmuz boynumuzun borcudur. Milli  şuuru yaşatmak yaşamak için… Hak için, adalet için…

Salih Mirzabeyoğlu’nun şu mısralarında da ifadesini bulan aydınlık geleceğimiz için:

“mademki uğrunda döğüşen var

bu eda, bu tavır, bu koşu-

mademki yeniler sefere hazır

yurdumun da geleceği aydınlık.”

 

FATİME HIŞIROĞLU  / Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni

Genç Düşler Dergisi /  Ocak 2017 / Sayı 12